19 Kasım 2007 tarihli bir gazetenin ekonomi sayfasında okuduğum kısa haberi sonrasında yıllardır savunduğum ve yakınlarımla paylaştığım, bugüne kadar da hiç vazgeçmediğim – değiştirmediğim fikrimin-düşüncemin telaffuz edildiğini görünce bunu daha yaygınlaştırmak için yazmaya karar verdim. Ben bir ideal olarak düşümde şekillenen ve asla taraf toplayamayacağını, marjinallikten öteye gidilemeyeceğini de çok iyi bildiğim servet paylaşımı konusunda; bir servet sahibinden, bir kapitalistten kendi dilimi duyunca sevinçten çılgına döndüm. Adam mezarlıklarına kasa yaptırmışlara gereken mesajı veriyordu: Sir Richard Branson! Evet bu adamın mevcut birikimleri heybetli bir mezarlık kasasını hak ediyordu ama anlaşılan o ki Efendi parayı toprağa gömmenin ya da öbür dünyaya götürmenin imkansızlığını henüz yaşarken ciddi şekilde anlamış bir İNSAN’dı.
Virgin Airlines ve Virgin Music’in de dahil olduğu The Virgin Group’un sahibi, adından da anlaşıldığı üzere İngiliz olan sayın işadamının söyledikleri şöyleydi : “ İşadamlarının belirli bir karlılığa ulaştıktan sonra büyük evler, şatolar ve tekneler almak yerine servetlerinin belirli bir kısmını topluma katkı yapmak için harcamaları gerekiyor. Kapitalizmde servetin eşit ve adil dağılımı sorunu var. Onun için servet sahiplerinin dünyaya ve toplumlara karşı sorumluluklarını yerine getirmesi gerekli”. Kısaca böyle, adam iki üç cümle ile olayı basitçe özetlemiş ve Türk işadamlarına da “Türkiye’de kazandığınız serveti Türkiye’ye yatırın” öğüdünde bulunmuş (öyle güldüm ki bu kısma keşke 10 yıl önce gelseydi bu adam dedim içimden)
Burada kimseyi yargılamaya niyetimiz yok bunu hakkıyla yapan çok işadamımız var ama yeterli mi dersek işte bunun yanıtı biraz zor! Dünyanın en güçlü devleti ki gücünü ve servetini sömürgelerinden elde etmiş, emperyalizmin bir numaralı temsilcisi olan geçmişi son derece kirli İngiltere’den çıkmış bu adamın birlikte yaşadığı halkı ile ülkemizdekileri kıyasladığımızda aradaki farkı görüyoruz ve Branson gibi adamların orada daha fazla olduğu düşüncesine kapılıyoruz ister istemez. Zira Osmanlı da en büyük emperyaldi ve onun kalıntısı Türkiye’de herhangi bir terbiye edilmişlik hali yok ki halkı acizlik, zavallılık, ezilmişlik, yoksulluk girdabında kıvranmaktan kurtulamıyor; sosyal devlet olmayı başaramıyor. Çünkü sosyal devlet olmanın yolu SOSYAL MİLLET olmaktan geçer. Bizim servet sahibi insanlarımız Türkiye’den kaçmak, paranın rantıyla yaşamak, üretimi yurtdışına kaydırmak, ulusal anlamda kilit işletmelerinin yabancıların eline geçmesine göz yummak gibi vatanperver(!) işlerden başını alamayıp, üstüne üstlük topluma faydası dokunacak kurumlara en küçük katkıda bulunmayı aptallık olarak düşünüyor.
Burada esas olay vakıf toplumu olmaktan da geçiyor. Bugün ABD vakıfların ayakta tuttuğu dünyanın bir numaralı gücü. Bizde ise vakıflar gelir yetersizliğinden sürüm sürüm sürünüyor ya da hiçbir yaptırımı olmuyor. Ellerinde o kadar kısıtlı olanaklar var ki; örneğin Zihinsel Engelliler Vakfı bin bir zorlukla mevcudiyetini sürdürüyor bu ülkenin çare ve destek bekleyen 1,5 milyon zihinsel engellisinin sadece yüzde yarımı vakıf bünyesindeki kurumlardan hizmet alabiliyor. Keza TEMA bu ülkenin doğal dengesi konusunda çığlık çığlık bağırsa da sesini fazla duyuramıyor, parasal gücü zaten radikal ve geniş kapsamlı eylemlere girişmesine yetmiyor. Bizim biraz paralı bazı vakıflarımız ise inanç tüccarlığı ve din bezirganlığı odağında olup başkacası yokluk sınırından bu tarafa geçemiyor. Örnekler binlerce... sayfalara sığmaz.
Öte yandan parasının limiti olmayan, kazanmakta üst sınır tanımayan, bu sınır tanımazlığı da sadece kendi varlığı içine dahil eden, sınırsızlığını toplum faydasına çevirmeyi hiç düşünmeyen bir avuç çılgın bu ülkenin ya da bu dünyanın fakir fukara, hasta çaresiz, aç susuz çıplağının sırtında tepiniyor. Manyağın biri daha düne kadar tükürük atmayacağınız bir çizme konsepti icat edip (UGG- Avustralya’ya ait özgün botlar) bugün ona 3 memurun maaşı miktarında fiyat biçiyor, moda diye bizim bezelye beyinliler de bunlara para döküyor, Eylül sıcağında ayağından çıkartmıyor. Huzur ve mutluluk içinde ayakları alev alev dolaşıp duruyor. Gelecek yıl çöpe atacağı belki de bu kış iki kereden fazla giymeyeceği o zevksiz UGG.lar. Akdeniz kuşağının ılıman Türkiye’sinde, İstanbul’un orta yerinde 18 derecede giyilen Grönland standardındaki botlar. Sadece bir örnek tabii, benzerleri çok. Kısacası çıldırmak işten değil.
Sir Branson’a geri dönelim. Bu adamın söylediklerine dikkat edelim. Buradaki ince mesajı iyice anlamaya çalışalım. Bu ince mesajın sadece büyük servet sahiplerine verildiğini de düşünmeyelim. Vermeyip de sakladığımız, paylaşmayıp da biriktirdiğimiz, yaşadığımız dünyanın tüm sakinlerine yararlı olacakken atıl tuttuğumuz herşeyimiz; paramız, arabamız, giysimiz, malımız mülkümüz ve hatta yediğimiz içtiğimiz için düşünelim. Henüz mezarlıklarda kasa yapılmadı, yapan varsa da yanında götüren olmadı. Herkesin kendi çapında bir mezarlık kasası vardır; yok olup gidecek ve kendisine hiç yararı dokunmayacak! Unutmayalım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder