Oh be... sonunda onbir ayın hamalı geldi. Artık israfı tavana vurdurup, manyaklar gibi yiyebiliriz, artık bunca günahı peşimize takmışken 30 güne sıkıştırılmış ibadetlerimizle Allah’ı kandırabiliriz. Başımızı örter huşu içinde orucumuzu tutar, bir de üstüne teravih namazlarında arz-ı endam edebiliriz. Yanları olmayan bikinilerimizle 3 gün önce plajlarda salınırken şimdi eteğimizin altına şalvarı çekip camilerimize gidebiliriz. Erkeklerimiz rakıyı bir ay için bırakıp, sigara tellendirmeden gününü geçirebilir, Cuma namazlarını ise bu dört haftalık zaman diliminde tüm bir yıla ithaf ederek kılabilirler.
Yahu kim tutar bizi, tutan olabilir mi? Boy gösteren gösterene, kime ne!
Yuh olsun. Din ve inanç hiç bu kadar yozlaşmamıştı. Ne mutlu bana ki bu sahtekarlık ritüelinin dışında yaşayabiliyor ve bu madrabazlığı uzaktan izleyip, çözümleyebiliyorum. Din işi de akıl sahibi insanların işi, dünyevi çözümlemeleri yapamayan, cahil cühelanın hiç işi değil(miş). Herşeyi bir yana bırakıyorum da, şu Ramazan ayında yapılan ve günahların en büyüğü olan israfa hiç dayanamıyorum.
Bir insan günde nasıl beslenir.
Sabah kalkar kahvaltı yapar. En fazla iki dilim ekmek, biraz peynir, zeytin ya da reçel yer, eğer sağlığı izin veriyorsa tereyağından da nasiplenir zamanı varsa da yumurtasını yer. Domates de bunlara kızıl bir süs katar.
Öğlen ya basit bir ekmek arası ile veya bizim Türk mutfağının vazgeçilmezleri olan tencere yemeklerini, ya pilav ya da makarna ile taçlandırarak yiyebilir. Akşam duruma göre çorbasını içer, ana öğünü hafif şeylerle geçiştirir, çayını – kahvesini yudumlar, sonrasında da yatar uyur. Değil mi?
İşte bu ay ne yazık ki böyle değil. Bu ay genelin dışına çıkıp üç kat fazla yeme, içme ve tüketme ayıdır. Bir adedi yeterken eve alınan üç adet pide; ucundan tırtıklanır ertesi gün çöpe atılır. Üç çeşidi yetecekken yapılan altı çeşit yemek; ucundan tırtıklanır, ertesi güne kalır, o gün burun kıvrılır ve doğru çöpe. Sahur vakti kurulan abartılı sofralar, çöreği, böreği ile doldurulan masalar ve bunları taşımayan mideler. Yenen yenir, kalanı bayatlar ve doğru çöpe. İftar yemeklerine gidilir; abartılı masalarda süs olarak yer alan yemeklere bakılır ve sonrasında onlar da mundar olur ve doğru çöpe. Atılır – gider.
Çok ilginç bir çağda yaşıyoruz. Dünyamız açlar ve yoksullarla çepe çevrilmiş halde. Dindarlıktan, acıma duygusundan kendini alamayan, melek biçemini kimselere bırakmayan güruh bile son derece vurdum duymaz bir şekilde bu rezilliğe prim veriyor. Abartıyor, atıyor, sokaktaki açın hakkına tecavüz ediyor, mutlu mesut yaşamaya devam ediyor.
Bunun neresi din, neresi ibadet, neresi nefis terbiyesi ve dahi neresi aklın yolu ile kesişebilir halde! Anlamak mümkün değil. Niye bütün gün aç durduktan sonra bir bardak su ve domates, soğan ekmek ile açlığımızı sona erdiremiyoruz. Niye hurmalar, ballar, su börekleri, yağlı çorbalar, etler, pilavlar, tatlılara ihtiyaç duyuyoruz. Oruç bize bunu için mi dayatıldı. Haşa ve ASLA. Nerede bunun bilincinde olan okumuş etmiş, ilim yapmış, irfan sahibi bilge kişiler! Ah ah ah, neredeler – yoklar ne yazık ki yoklar. Oruç, boynumuza bağladığımız BIJAN kravat ya da sol yüzük parmağımıza taktığımız TIFFANY tek taş gibi. Öyle bir prestij ve statü meselesi!
Ah ne yazık ve Çok Yazık
Sevgili dinimiz cidden iyi bir elden geçirme işlemini fazlasıyla hak ediyor. Bir kere orucu farz kılarken, yenilecek besinler konusunda da sınırlama getirmeyerek 1500 yıl önce yapılmış ciddi hatanın telafisi gerekiyor. Saygıdeğer peygamberimiz dünyaya dönse (ki mucizevi bir kişilik olduğu halde neden gelmez onu da anlamadım ama!) bir de benimle karşılaşsa, kesinlikle bu kurala geçiş yapardı diye düşünüyorum. Bu israf konusunda tepetaklak olmuş sapıtmış ümmetini belki adam edebilirdi.
Peki biz ADAM olmak için niye gayret harcamayıp bir mucize bekliyoruz, bu yoksul ülkede kendi çapımızda fütursuzca amel ediyoruz? Niye tonlarca besin maddesini çöpe yolluyor ve niye aklımızı yitiriyoruz? Niye? Niye? Niye?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder