Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








12 Şubat 2012 Pazar

Hayalet Binalar (16 temmuz 2008)

Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı süreç hayalet binalar tarafından kuşatılmışlığı beraberinde getirdi. Çok uzun zamandır yolum düşmemişti ve bir vesile İzmit’e otobüs ile gitmem gerekti. Otobüs ile yolculuğu severim çünkü sürekli dışarıya bakabilir, etrafı izleyip herşeyi görür ve idrak ederbilirsiniz. Araba kullanırken buna pek imkan olmuyor.
İzmit yolu yıllarca sürekli kat ettiğim ve her 100 metresindeki detayları çok iyi bildiğim, değişimi rahatlıkla çözümleyebileceğim bir güzergahtır. En sevdiğim yerlerden biri olan Hereke’ye geldiğimizde kod olarak epeyce yüksekte olan otoyoldan kuşbakışı heryere hakim oldum. Yıllar sonra.
Hereke; Körfez sahilinin en güzel coğrafi konumuna sahip yerleşimi. Halısı, balığı ve bir de kumaşları ile meşhur Hereke. Ben 35 yıl önceki halini gayet net hatırlıyorum. Deniz kenarındaki balık lokantaları, eşsiz balık çeşitleriyle o zamanların en nadide sayfiyelerinden biriydi. Bugün o hali ile korunabilse; çuvallarla para ödeyerek gittiğimiz yurtiçi ya da yabancı diyarlardaki yerleri siler atar. Öyle Kaş-Kalkan, Assos vs vız gelir ve vız giderdi ama ne yazık ki sahil; toprak dolguya, deniz ise kirliliğe esir olmuş, özgünlüğünü büyük ölçüde yitirmiş, kof bir büyüme ile katledilmiş halde. Tüm bunlara rağmen çekirdek bölge yukarıdan bakıldığından hala eski görselliğini koruyordu. Tek farkla!


Hereke; ilçe merkezinin tam ortasında Sümerbank’a ait kumaş fabrikası ile Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren dünyanın en kaliteli kumaşlarının üretim merkezine dönüşmüş bir yer(di). Fark o fabrikanın şimdi bir hayalet bina olması. Yukarıdan bakıldığında dev ve bir zamanlar ışıklı tabelasındaki harflerin izleri hala dururken (Sümerbank Hereke Kumaş Fabrikası yazısını hala açıkça okuyabiliyorsunuz), kapkara pislik içindeki binaları, kırılmış camları, çöplük haline gelmiş bahçesine acıyarak bakıyorsunuz. O heybetli bina bir yıkıntı olarak öylece duruyor. Tam merkezde. Arsası paha biçilmez. Kendisini biçecek kirli bir eli, peşkeş çekilecek mercii’yi bekliyor. Değerlendirilmeden öylece orada, kalakalmış, hayal gibi, hayalet gibi. Gözünüzün ve gönlünüzün perdesinde eski hali bir film gibi oynuyor o anda... sonu mendillerle biten acıklı bir film. Oynuyor ve acıyla bitiyor. Ruh haliniz berbat, şok içindesiniz.
Yolumuz Hereke’den geçip gidiyor ve devam ediyoruz. Az sonra İzmit’e giriyoruz ki Yenidoğan dolaylarında bu kez SEKA tabelalarının kalıntıları beni karşılıyor. SEKA! Bir köy sığacak büyüklükteki arazisi, asırlık ağaçları ile İzmit’in sembolu Seka. Sineması, okulu, hastanesi ve işletmesi ile Seka. Tam 8000 işçinin çalıştığı 20.000 kişinin ekmeğini yediği, babalarımızın ve hatta belki de dedelerimizin emekli olduğu, maaşını almaya devam ettiği Seka. Evet o da orada duruyor ama yine tek farkla!
Kağıt işletmesine ait binalar simsiyah ve sanki bombardımandan çıkmış bir şehrin kalıntısı haline gelmiş. Eğer İkinci Dünya Savaşı ile ilgili bir film yapılacaksa kimse set aramasın, Seka’nın harabesi, hem bombardıman sonrası sahnelere hem de Aushwitz görüntüsü gereken fonlara son derece uygun. Binalar kapkara olmuş, camlar tamamen kırılmış heryerinden ne olduğunu tam anlayamadım paçavramsı şeyler sarkmış, çöplük gibi bir yer. Girmeye korkar, yanından geçemezsiniz. Orası da öylece duruyor, Seka binaları da kendisini yıkacak pis bir eli, peşkeş çekileceği mercii’yi bekliyor. Benim gözümün ve gönlümün perdesinde ikinci film de devreye girip o eski hali canlanıveriyor ve yine hüzünle sona eriyor.
Öyle yapıldı böyle edildi, özelleşti, elden çıkarıldı, satıldı, bitti gitti. Bu kısma engel olmadık, olamadık, boyun eğdik. İyi de niye bunlar bir yıkıntı halinde öylece duruyorlar, İnsan nasıl yarım ölmez ise, maddeye ilişkin süreçler de yarım bırakılmamalı. Bu binalar bu şekilde kalmamalı ve yeniden projelendirilip, ne olacaksa yapılmalı. Daha kamusal modellemelerle ortak kullanım alanları haline gelmeli. Laf aramızda alışveriş merkezi olmalarına bile razıyım neredeyse ama aslında mükemmel şekilde kongre ve kültür merkezi yapılabilirler. Uluslararası kongre ve fuarlar için yeşillikle sarılmış bölümleri korunarak nefis projelerle yeniden hayata döndürülebilirler. Ama olmuyor öylece hayalet gibi duruyorlar. Türkiye; İstanbul ve İstanbul’a yakın merkezleri ile kongre ve fuarların tercih edilen bir ülkesi haline rahatlıkla gelebilir, buralar da Tanrı’ya sipariş edilmişcesine uygun konumlar. Ama yapılmıyor. İllaki lüks konut, villa, saçma sapan uydukent haline getirilecekler, Eskinin şato kentleri, derebeylikleri şeklinde birilerinin zimmetine geçecekler.
Ya sahi! Aslında hiçbir şey değişmiyor değil mi? Yine derebeylikler var, yine kaleler çeviriyor şatoları, yine beyler, prensler, lordlar var, yine serfler duvar diplerinde kirli, aç, sefil halde imrenerek içeriye bakıyorlar. Düzen hiç değişmeden aynen devam ediyor. Yeni peygamberlere baksanıza! Ortalık kutsal insan kaynıyor.  Tarih yok, gelişme yok, eşitlik, insan hakkı, demokrasi falan filan yok. Gelişme, evrimleşme, yok – yok öyle birşey!
Nereden nereye geldik dostlar. Tekerrür etsin mi herşey. Yine Fransız Devrimi olsun mu? Yine cumhuriyet kurulsun mu? Yine Seka, Sümerbank oluşsun mu? Biz yine ama bu kez 70 milyon olarak Demir-Çelik, Şeker, Kağıt işletmelerimizi tekrar mı inşa mı etsek? Gerçekten ne yapsak? Hiç değilse hayalet binaları mamur hale getirerek işe başlasak. Bu işin yolu ilk başta oradaki yerel tepkilerden ve örgütlenmelerden geçiyor. Daha özenli ve hassas olalım, birşeyler yapalım. Hiçbirşey için geç değil.
Temmuz 2008 - zs

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder