En gergin ve sıkıntılı zamanlarda savunma mekanizmalarımız harekete geçer ve bizi tüm bu olumsuz ortam ve duygulardan uzaklaştırıp yaşama dayanma gücümüzü arttırır ya... işte benimkiler de doludizgin gidiyor. Böyle zamanların en güzel ilacı ise eski Türk filmleridir. O filmlerde öyle güzel yolculuk yaparız ki geçmiş yıllara, vallahi de billahi de pamuk gibi döneriz günümüze. Gerçi benim yolculuğumda hüzün yine fazlasıyla egemen ama olsun. Terör, şeriat, yolsuzluk, üç çocuk, bereket, haram, Zapsu, Anayasa, emeklilik ve maaşları, kaz gibi yolunan Ege, Akdeniz ormanları, nükleerin yakıp kavuracağı Karadeniz, doğayı hiçe sayan sahilyolları...demokrasi, demokrasi... demokrasi adına şeriat, parti kapatma, mazlum edebiyatı, küllerinden yeniden doğma... bunlara dertlenmekten öyle bıkkın ve yorgunuz ki, yolculuk hüznü hafif kalıyor.
Eski Türk filmlerinin bizi götürdüğü İstanbul’dur tedavimin ilacı – tavsiye ederim... İstanbul. Kaybedilmiş eski bir sevgili, eş ve hatta evlat gibi acıtsa da yüreğimi, dayanırım... dayanır ve zevkle izlerim o filmleri. Bakırköy sahilyolunun toprak bir yol iken (henüz doldurulmamış) görüldüğü, Ataköy’ün yerinde sonsuz arazinin bomboş uzandığı sahneler, Fenerbahçe burnundan denize girilen günlerin gösterildiği ve anladığımıza göre oraların bir zamanlar mis gibi sayfiyeler oluşu, Salacak’ın eski hali, Ulus tepelerinde sevdalıların koşturduğu yerlerden arka plana yerleşmiş boğazın o uçsuz bucaksız bomboş yeşilliklerle kaplı tepeleri. Dolmabahçe Parkı ve saat kulesi, köy görünümündeki Hacıosman Bayırı civarı ve ormanlarına serpilmiş minik yerleşimler.
Yeşilköy Havalimanı... havalimanının çevresinin yapısız sadece çayırdan ibaret olduğu zamanlar... Suadiye, Erenköy’de denizin hemen yanıbaşında tek katlı evler, sahilde sandallar... tahta iskemleli küçücük meyhaneler, yenen balıklar ve gayrimüslüm meyhanecilerle yapılan atışmalar... ne muhteşem sahneler ve ne tatlı mutluluklar. Gariban ama İstanbul’lu olan eski müstesna insanlar... dolmuşlar, dolmuş şoförleri, onların komik jargonu. Emirgan ve boğazın kenarına serpilmiş yazlık evler, siyah-beyaz dahi olsa içimizde renklenen çiçekler, ağaçlar ve tüm o asla bir daha göremeyeceğimiz güzellikler.
Anne ve babamın eski İstanbul özlemlerine hak veririm bu filmleri izlerken. Doğma büyüme bu şehirde yaşamış annemim genç kızlık fotograflarının tıpkı aynısı giyimli artistler, İstanbul Üniversitesi – Beyazıt civarındaki sahneler ile babamın öğrencilik zamanında çekilmiş siyah-beyaz resimlerin benzerliği. Nasıl özlemezler o temiz, bozulmamış, eski İstanbul’u. Arnavut kaldırımlarını, Beyoğlu’nun kalburüstülüğünü.
Küçücük çocuk olan Ben bile içimi çekiyorum hatırladıklarımla. Kardeşim henüz dünyada yokken Suadiye’de sapsarı kumların yumuşacık bir yatak gibi ayaklarımızın altına serildiği günlerde denizden çıkmayıp mutluluk çığlıkları attığım mutlu günler. Tuzla’ya gidişlerimiz, oradaki domates, biber tarlaları, ısıra ısıra yediğim mis kokulu domatesler, çıtır çıtır yeşil biberler. Benim bile zihnimde canlanan bu güzelliklere özlemim büyükken gençliğini 50 yıl önce yaşamış bir önceki kuşağım özlem çekmez mi?
Yok olan geri gelmez, ölen dirilmez, biten, yiten asla elde edilmez. İstanbul’un sürüyle unsuru artık anılarda kaldı, tarih oldu. Sadece gece yukarıdan bakıldığında hayran olunan, bozulmuşlukları, kirliliği, iğrenç yapıları gizleyen gece dışında, şehrin bize mutluluk verdiği ayrıntılar, işte bu eski Türk filmlerinde gizlidir. Kısacası ölüsü bile içimizi sevindiren, güzel şehrim İstanbul... doğduğum yer... eski filmlerde gizlenen, özleminden, yitirmişliğin acısından gözyaşı döktüğüm, biricik ilacım, birgün toprağına karışıp yok olacağım İstanbul. Ah... ah... seni böyle anılara itekleyen hainlere ne söylenir bilmem ama yine de güzelliğin ilaçtır ruhlarımıza.
Çok yazık! Senden çocuklarımıza tek somut şey bırakamadık, yedik, bitirdik, bozduk her yerini, hor kullandık, değerini kaybedince anladık. Huzurunda diz çöküp af diliyoruz ama af etmeyeceğini de iyi biliyoruz. Ah İstanbul, Ah İstanbul.
20 mart 2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder