Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








12 Şubat 2012 Pazar

Biz hep ülke sorunlarıyla mı uğraşacağız... (2 şubat 2008)

Şöyle gerinip de yaşamın keyfini sürmek için iki damla bir dirhem zevk peşine gitmek varken halimize bakıyorum. Ortalık kaynıyor, laf, lakırdı anarşizminin elinde kan revan içindeyiz, beynimiz bloke edilmiş, serseme dönmüş haldeyiz. İki kuruşluk mutluluk ve sade yaşam çok görülüyor bu ülkede bize ve en sonunda ben de bıktım artık... Duymak istemiyorum herkesin duyduklarını, dinlemek istemiyorum hep söylenen aynı lafları, görmek istemiyorum yüzlerinden nursuzluk akan sert bakışlı, pis bıyıklı, korkunç adamları.
1985 yılında üniversiteye ilk başladığım yıllardan beri artık nefret ettiğim bir konu haline gelen türban, saç kapatma, cüppe, potur giyme muhabbetlerinden ise tiksiniyorum. Hele o anayasa meselesi var ya, dolunayda kurda dönmüş adam gibi yapıyor beni. Ülkemizin, toplumumuzun başka sorunları yokmuş gibi olay kan dökülecek safhaya geldi ya ona yanıyorum. En çok da bu yemi yutan ve tartışmalara balıklama atlayan bilumum gazeteci, yorumcu, şöhret budalasına hayret ediyorum. Başka işimiz yok mu bizim, üstüne gittikçe mızmızlanan çocuk gibi bunların zırıltısını niye çektiriyorsunuz bize. Evet gittikçe üstlerine mızır mızır tepemize biniyorlar, kudurdukça kuduruyorlar. Hem kuduruyor hem de şımarıyorlar. Oysa anne ve babalarımızın bir kaş kaldırması köşede büzülüp kalmamıza yol açardı çocukken hepimizin. Kaşımızı kaldırıp kızgın bakışı niye fırlatamıyor da bu tartışmaların ortasında hayatımızdan beziyoruz. Oysa çok başka şeyler var ele alınacak. Belki de baştan başlamak gerekiyor yaşama, bu kafamızla gepegenç olarak.
Ben bu ülkede ceza yasalarının tekrar düzenlenmesini istiyorum. Adam öldürenin 6 yılda sokaklara döndüğü, çocuk tacizcilerinin serbest kaldığı bir ülke istemiyorum.
Kaçak yapılaşmanın cezalandırılmadığı hatta önlenmediği gibi teşvik edildiği bir ülkede de yaşamak istemiyorum.
Memleketin son 5 yılda aldığı 260 milyar dolarlık borcun küçücük bir grup tarafından  paylaşılması ve hiçbir şekilde topluma faydaya dönüşmemesi nedeniyle sefaletten sürünen milyonların yaratıldığı, Etiyopya standartlarına dönüştürülmüş, cahilleştirilmiş, tepkisiz bir ülke de istemiyorum.
70 milyon nüfusu olup da %70’inin kentlerde köy insanı gibi yaşadığı, sokaklarında 14 milyon işsizin boş boş gezindiği, 40 milyon çocuğu olan ve kof bir şekilde üremeye teşvik edilen insanların olduğu, tüm sorunun temelinde bunun olduğunu inkar ederek pembe tabloların çizildiği ve en çok da bu pembecileri destekleyen yalancıların yaşadığı bir ülke de istemiyorum.
Kız çocuklarının okutulmadığı, minicik yaşında koca adamlara peşkeş çekildiği, 13.ünde çocuk doğurmak zorunda kaldığı, yakınlarının tecavüzüne uğradığı için öldürüldüğü bir ülke de istemiyorum.
Trafik cinayetlerinin yılda yüzlerce can aldığı, karayolları ile düğüm düğüm sarılmış, demir ve denizyolları ise zayıf bırakılmış bir ülkede de yaşamak istemiyorum.
Tüm stratejik kurumları yabancıların eline geçmiş, tersanelerine girilmiş, tüm kaleleri zapt edilmiş, madenlerini yabancıların işlettiği, en güzel koylarının İngiliz’ler, Almanlar, Ruslar tarafından işgal edildiği bir ülke de istemiyorum ben.
Kendi tohumunu üretemediği için tarımda minicik İsrail’in topaçı olmuş, genetiğiyle oynanmış tohumlardan üretilen sebzelerle çocuklarının zehirlenmesine göz yuman bir ülke de istemiyorum Ben. Denizleri hızla kirlenen, toprağı dazlaşan, suları gittikçe azalan, balıkları hormonlu, zeytinleri çürük, fındığı cılız bir ülke de istemiyorum.
100 yıl önce verilmiş bağımsızlık savaşının alnı ak, gururlu toplumu olmayı red edip, o tarihlerle hesabı bir türlü bitiremeyen, ülkenin rejimini o yıllarda yapılan bir hata olarak nitelendirip geri dönmeyi arzulayan, bu çirkefliklerinden nemalanan, biliminsanı kisvesindeki rezillerin olduğu bir ülke de istemiyorum ben. Onların özlemini çektiği yıllardan günümüze üç devrim geçirmiş, şimdi ise Avrupa Topluluğuna girmiş, daha düne kadar burnumuzu bükerek baktığımız ülkeleri de görmezler bunlar. O şimdi istedikleri düzen kurulsaydı da bu zamana kadar defalarca biçim değiştirir doğru yolu bulurdu nasılsa; hala neyin tartışmasını yaptıklarını anlayamıyor ve 85 yıldır bitmeyen saçma sapan bir hesabı olan böyle ülke de istemiyorum Ben...
Yeniden başlamak için halim yok, hem de hiç halim yokken Ben daha gerçekçi daha somut, daha rasyonel konularla meşgul edilmek istiyor ve toplumun magazin afyonuyla uyutulmasına son verilmesini rica ediyorum. Burnumuzun dibinde çok ciddi sorunlar varken, toprağımıza sahip çıkmak dururken saçlarımı açarak rüzgara savurmak istiyorum. O bakmak hiç aklıma gelmeyen pis kafalarını kapatmak için sokaklarda çığlık çığlık bağırıp, bu ülkeyi geren, yaklaşmakta olan önemli nice sorun ve tehlikeyi görmezden gelenleri ülkemde istemiyorum.
Tüm bunlar varken yaşamımın gerçeklerinde tekrar düşünüyorum... biz hep bu ülkenin sorunlarıyla mı uğraşacağız, hep bu çetrefilli işleri mi didikleyip dönen dolapları farkında olmaya çalışacağız. Biz ne zaman sakin bir gün veya haftasonu geçirip, televizyon kanallarını kovalamak zorunda kalmadan rahat rahat yaşayabileceğiz? Sanırım hiçbir zaman...
zs-2 şubat 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder