İstek ve beklentilerimize güvenmemek gerekiyor bunu yeni anladım. Hatta şu an satırları gülerek yazıyorum.
Dışarıda pırıl pırıl bir güneş ve uçsuz bucaksız plajın ardında sonsuz mavi, çarşaf gibi bir deniz; hava ise nefis. Ben ise tatildeyim ama şu an canım denize parmağımı bile sokmak istemiyor. Anladım ki imajlar yani görüntüler insana yetiyor; yaza veda ederken son günlerin fırsat verdiği o birkaç günde beynimize kaydedilmiş imaj illaki deniz, güneş ve kumu öyle bir dayatmış ki; canımın esas neyi çektiğini şimdi anlayabildim ya da fark ettim. Kurban olmuşum gerçekten ve yeni anladım. Ne üzücü geldi bana inanamazsınız.
Yağmur yağsın ve serin olsun istiyorum – açıkçası ürpererek ıslanmaya ve yüzmeye üşeniyorum. Ağaçların altında bol oksijen ile soluklanmak ve gölgede yürümek daha keyifli geliyor bana. Anladım ki kendime fazla güvenmemeliyim, sık sık sorgulamak ve kendimle ilgili son durumu iyi çözümlemem lazım. Sadece kendimizi mi, yaşamın her “t” anını evrensel bakış açısıyla ve o zamandan yabancılaşarak iyice sorgulayıp çözmek lazım. Yaşarken yaşamak için ciddi bir emek harcamak, epeyce bir lazım. Geçen her anın çöpe atılmayacak bir ekmek dilimi olduğunu aklımızdan çıkartmayıp iyi kullanmak lazım!
Model insan olmak çok yanlış bir şey. Paket insan, kurgulanmış insan, kopya çeken insan.
Biz hep böyle olmaya başladık. Her alanda, istek ve arzularımızda, beklentilerimizde hep kurulmuş gibiyiz iyice robotlaştık. Ekonomik beklentilerimiz bize öğretilen birkaç seçeneğin dışına çıkmıyor. Kredi çılgınlığında birbirine çok benzeyen sitelerden bir ev sahibi olmak; örneğin o evlerin mutfakları, odaları, balkonları, kat planları, dolap kapakları aynı renk ve cinste ve hatta dış cepheleri birbirine o kadar benziyor ki on yıl sonra tükürük atmayacağımız görselliklere mahkum olmuşuz. Oysa daha dün TV de izlediğim bir emlak programında 100 yıl önce yapılmış eve hayran kalabiliyorken, günümüzün modern yapılarına değil 10 yıl 5 yıl sonra iğrençlikle bakacağız.
Tatil yapma şeklimiz de hep aynı, yediklerimiz bile kendi tercihlerimiz olmayıp sadece bize sunulanla sınırlı kalıyor. Cumartesi veya Pazar günü balık yemeli ve balığın gereklerini yerine getirmeli ya da bir et ortamında uzun sofralara kurulup yağmur gibi gelen ve dörtte üçü ziyan olan et ve ilave yiyecekleri yemeli diye şartlandırıldığımızdan restoranları hınca hınc doldurup kalabalık ve fazla nitelikli hizmet alamadan öyle robot gibi yiyoruz. Başka model yok.
Otoparklarda plakaları ayrı olmasa arabamızı bulamıyoruz, modeller ve renkler hep bir örnek. Alışveriş merkezlerinde üst üsteyiz ama hangisinde? Enson açılanda! Diğerleri sinek avlıyor. Bu örnekler çoğalır da çoğalır boşverelim.
Yalnız fark edelim ki; dayatılanlara boyun eğen insan; kendini sorgulamalı ve insanlıktan çıkmaya başladığını algılamalıdır. İstek ve beklentilerimizde özgürleşerek daha yönetici konuma geçmeliyiz. Bu kendi iç muhasebemizde de olmalı yaşadığımız toplumun ortak paydasında da olmalı. İşte bu işi, temel düzeyde yapabildik mi çok daha üst düzeyde; kültürde, siyasette - kitaplarda, filmlerde - ilişkilerimizde, yaşadıklarımızda, düşüncelerimizde de rahatlıkla yapar daha özgür ve yönlendirici bireyler olarak yaşadığımız toplumu nitelikli hale getirebiliriz. Bundan sonra resmi tatillerde çok özel programlanmış, günler öncesinden ayarlanmış modeller nedeniyle asla evden dışarı çıkmayacağım. Sıradan kabul ettiğimiz diğer günlerden fazla farklılaştırmadan gereği neyse onu yapacak, kuruyemişle beslenip belki müzik dinleyeceğim. Dostlarımı ziyaret için fırsat olarak görüp evimde konuklarımı ağırlayacağım ve onlarla elimdeki güzellikleri paylaşacağım. Kuzenimle bol şekerli kahve içip evi süpürüp bulaşıkları yıkayacağım belki. Hayatımı yanımda taşıyacağım ve birileri sevinsin diye sokaklarda film setine dönmüş, dekor haline gelmiş ortamlarda bulunmayacağım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder