Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








13 Şubat 2012 Pazartesi

Geçmiş mutluluklar... (20 aralık 2008)

Bir süredir oldukça dingin bir yaşam boyutundayım. Son yıllarımın her gününü öylesine dertlenerek geçirmeye başlamıştım ki kalbim ve ruhum huzursuzluktan kendini kurtaramıyordu. Birden sanki kafama taş düştü ve kendime geldim. Aslında düşen taş değildi, 40 yıllık yaşamımın geriye gidişlerini somutlaştırarak yaşadıklarımı yeniden tatma girişimleriydi. Frenklerin nostalji dediği şeyin insana mutluluk verdiğini işte bu süreçte algılayabildim. Nostalji; yaşayabiliyorsan dünyanın en güzel şeyi.

Günümüzün yani iletişim çağının bize kazandırdığı en önemli olay; ulaşılabilirlilik ya da erişebilirlilik. Bu kolaylık sayesinde bebekliğinize kadar tüm geçmişinize, kayıtlarınıza, değip geçtiğiniz her omuza, yüze ve ele bir şekilde varabiliyorsunuz. Ben teknoloji düşmanı sayılabilecek bir anlayışın temsilcisi olmama rağmen burada kendimle çelişiyor ve yelkenleri suya indirerek araçları en iyi şekilde kullanıyorum. Hani kökten dinci, yobazların dinin karşı çıktığı her türlü tezgahın başından ayrılmamaları ve dibine kadar kullanmaları gibi.

İşte bu badirenin sonucunda son bir buçuk aydır, ne kadar eski okul arkadaşım, ne kadar çocukluğumu paylaştığım insanlarım varsa onlarla görüşüyor ve uzun uzun sohbetler ederek, birçoğunu unuttuğum sürüyle olayı anımsama ve bilincimde tekrar yaşama olanağını buluyorum. İnsana çocukluğu bu kadar mutluluk verebilir mi? Bu sorunun yanıtını kendimce sizlerle de paylaşacağım, aksini düşünenler olabilir ama onlar benim çocukluğumu yaşamadıklarından haklı da olabilirler.

Ne kadar dolu, özgür, kalabalık, paylaşımcı, açık bir çocukluk yaşamışım ki o zamana ait insanlarla biraraya geldiğimizde saatlerce konuşabiliyor ve her saniyesini gülerek hatırlayabiliyoruz.

Örneğin sadece 4 yaşımdayım. İzmit’in Yarımca bucağında, uçsuz bucaksız kiraz tarlalarının arasında yapılmış sadece üç bloktan oluşan siteye taşındığımız ilk güne, ogünü geçirdiğim arkadaşlarımla birlikte geri dönüyoruz. Yere serilen temiz bir örtü, melamin tabaklara doldurulmuş peynirli muska börekleri ve bizim onları yeme yarışımızı an be an hatırlayarak oradan diğer günlere geçiyoruz.

Bu sefer belki 5 belki 6 yaşımdayım. Müsamereler yapıyoruz. Evet 3 yaşından 8 yaşına kadar olan on adet çocuk müsamere hazırlıyorlar. Provalar yapılıyor, evden annelerimizin giysilerinden alarak kostümler hazırlıyor, birinci bloğun bodrum dairesini temizliyor, yerleştiriyor ve annelerimizi davet edip onlara temsiller veriyoruz. Çabaya ve hayal gücünün muhteşemliğine dikkat ediniz!

Henüz Nisan ayında dallarda sadece nohut büyüklüğüne varmış yemyeşil kirazlardan torbalar dolusu toplayarak yiyoruz. Bize nedense tadı bal gibi geliyor o ham kirazların. İşte bu muhabbetten bisikletlerimizle organize olarak yaklaşık 1km ötedeki ayva bahçelerine düzenlediğimiz tam teçhizatlı soygunlarımıza geçiyoruz. Torbalara doldurulan ayvalar, gözetleme görevini üstlenen arkadaşlar ve bisikleti bir cambaz gibi kullanabilen motorize veletler olduğumuz günlerin güzelliğinden içimiz katılabiliyor. Hatta ayva bahçesinin eli tüfekli sahibinin birden karşımıza çıkacağı fantazisi bizi öldürüyor.

Deniz kenarına geçiyoruz ve hala 5-6 yaşlarındayım. İskelenin bacaklarından koparttığımız midyeleri paslı saç üzerinde pişirmemiz ve hiç zehirlenmeyişimiz konusu masaya yatırılıyor. Sadece gülüp geçiyoruz zira nedenini bulamıyoruz. Bu paslı teneke olayının kış versiyonu ise kestane kebabı yapmak şeklinde hatırlanıyor.

Ve ekmek ayvaları! Sitemizin bahçesinde olan ve ağzımızın suyunu akıtan ama korkudan dokunamadığımız ekmek ayvaları. Yine bahçedeki dut ağacının herbiri farklı yükseklikte olan dallarına birer birer tüneyip de oynadığımız oyunlar. Dut ağacı otel, en alt dal resepsiyon ve içimizde eli kalem tutan ilkokullu ise otel sahibi. Kağıtlardan yaptığımız paralar ve ödemelerimiz.

Örnekler o kadar çok ki! Yine ergenliğe adım attığımız dönemlere ilişkin anılar da tazeleniyor. O buna aşıktı, diğeri birine kesikti falan filan diye kıkırdıyoruz.

Öğretmenlerimizden konuşuyor, onlarla ilgili son bilgiye sahip olanlardan aldığımız bilgilerle filmin devamını izleyebilmenin mutluluğunu tadıyoruz. Geçmişi günümüze taşımayı, bu serpme bilgileri toparlamakla başarıyoruz.

Yüzlerimizi inceliyoruz, hala çocuğuz, hala aynı heyecanları duyabiliyoruz. Ama konuşurken hep gülüyoruz. Öyle gülüyor öyle gülüyoruz.

Küçük, komün, kollektif çocuk grubu. Bir bütün olarak mükemmel yaşayıp mutlu olduğumuz için, bugün beni inanılmaz sevindiren o tatlı geçmiş. Umutsuz, krizlerle bunalmış, yolsuzluk ve yozlaşmalar yüzünden sinirleri bozulmuş, resmen depresyonda olan, travmalardan kurtulamayan günümüz insanını ve bunlardan biri olan beni, bizi, arkadaşlarımı en etkili ilaç gibi dimdik ayağa kaldırıyor.

Büyümeye mi? Ohooooooooooo daha çok var. Şimdi keyfini yaşamak zamanı. Yaşamak doyasıya yaşamak ki çocukluğunu, onlarca yıl içimizi huzurla kuşatsın ve bizi en kötü koşullardan bir fiske ile çekip çıkartsın. Mutlaka deneyin, şu sıralar tek çare bu!

20.12.2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder