Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








9 Şubat 2012 Perşembe

Tren biletleri (7.10.2007)

Küçücük çelimsiz bir kız çocuğuydum, kardeşim ise daha yeni doğmuştu. Erenköy’deki evimizden çıkıp Yarımca’ya taşınmıştık. Babam 1972 yılının koşullarında İstanbul-İzmit arasındaki gidiş gelişlere bir yıl dayanabilmişti, işi oradaydı ve biz de oraya taşınmak zorundaydık.

Evimiz Yarımca’da uçsuz bucaksız kiraz bağlarının çevrelediği bir arsaya yeni yapılmış dört katlı üç bloktan ibaret ufak bir sitedeydi. Binaların önünde toprak bir yol ve ardında da demiryolu vardı. Demiryolunun sonrasında ise o yıllarda henüz hiç kirlenmemiş, balıkçı teknelerinin cirit attığı, çeşit çeşit balıkların yakalanabildiği İzmit Körfezi uzanıyordu.



Taşındığımız ilk gün annem evi temizleyip yerleştirmek mücadelesi verdiğinden kardeşim de 6 aylık bebek olduğundan beni en üst kattaki komşularımıza emanet etmişlerdi, şimdi en yakın akrabalarım olarak gördüğüm bu eşsiz insanlar tarafından öylesine güzel ağırlanmıştım ki hala dün gibi aklımda. Hiç yabancılık çekmemiştim ancak masada oturmuş yemeklerimizi yerken birden sandalyelerimizde sarsılınca ödüm fena patlamıştı ama nedense kimse yadırgamamıştı olayı.

Meğer o esnada tren geçiyormuş ve ev dördüncü katta olduğundan yer sarsıntısı en yüksek mertebeden böyle hissediliyormuş. İşte trenlerin hayatıma girişi böyle başlar. Ben o evde yıllarca yaşadım ve orada büyüdüm. Biz sitenin çocukları tren yolunda seksek taşları toplar, bazı zamanlarda iki taşı raylarda üstüste yerleştirir ilk geçen tren tarafından parçalanmasını sağlardık. Küçük taşlar da bize başka oyunlarda lazımdı. Yazları denize ulaşmak için o demiryolunu geçmemiz gerekirdi, anne ve babalarımız bizi dikkatli olmak konusunda öyle sert ve korku saçarak uyarmışlardı ki, görünürde tren olmamasına rağmen korkudan geçemez iyice emin olmak için kulağımızı raylara yapıştırır sesleri dinlerdik. İşin en tedirgin edici durumu da taşlar üzerinde yürürken ayağımızın burkulmasıydı, hani oraya yığılıp kalırsak ve tren gelir de kalkamazsak korkusu yok mu, işte bundan ödümüz patlardı.

Ben o evde simsiyah ama pamuk gibi duman saçan kara treni de capcanlı gördüm, kömürlü trenler yıllar sonra yerini mazotlu (motorlu!) ve elektrikli trene bıraktı.  Şimdi Haydarpaşa garının önünde antika misalinden duran o kara tren lokomotifine bakınca dört yaşımdaki günlerime dönüveriyorum. Dört, yedi, on, on iki... yaşlarımız ilerlediği halde ben ve arkadaşlarım her geçen trene el sallar ya da esas duruşa geçip selam verirdik nedense, şimdi bile içimden gelen budur tren görünce.

Bir de yatılı misafir gelenlerin ilk geceleri çok komik olurdu. Gece hızla geçen, Ankara ya da Doğu Ekspresi veya birçok insanın şimdi hikayelerde geçtiğini sandığı Kurtalan veya Konya-Meram Ekspresi öyle bir gürültü kopartırdı ki, konuklar yataklardan fırlayıp çığlık çığlık salona koşarlardı, oysa biz o trenlerin sesini dahi duymazdık en fazla yataklarımızın beşik gibi sallandığını hisseder tekrar derin uykumuza dönerdik.

Evet trenler hayatımdan hiç çıkmadı. Yarımca’da, İzmit’te, Maşukiye’de yaşayıp da İstanbul ile ilişkimiz sürdüğü müddetçe biz trenlerden hiç kopmadık. Özellikle üniversite öğrenciliği yıllarımda Pazar akşamları Haydarpaşa’da sonlanan seyahatlerim; o akşam treninin yatılı liselerde ve üniversitelerde okuyan öğrencilerden oluşmuş yolcu profili, kalabalık hınca hınç dolu ama en soğuk kış gününde dahi sımsıcak vagonları, bizlerin haylazlıkları ve gürültümüzden başları şişen büyüklerden aldığımız uyarılar. Yine Cuma akşamları Karaköy üzerinden vapurla ulaştığımız Haydarpaşa’dan İzmit’e doğru mutlulukla başlayan haftasonu seyahatlerimiz. “Nedense (ah ah) Haydarpaşa’da Adapazarı treni peronun en başına konurdu” ve bizim zaten saniyelerle yetişebildiğimiz tren için biletlerimizi aldıktan sonra sırtımızda en az on kilogramlık çantalarımızla depara kalkarak treni son vagonundan yakalayışımız. İzmit’li, Hereke’li, Derbent’li ya da Sakarya’lı öğrenciler bugünleri asla unutmazlar, unutamazlar. Bizler Karaköy-Kadıköy çalışan Turan Emeksiz vapurunun, Adapazarı elektrikli tren vagonlarının minik fareleriydik. Raylar bizimdi, vagonlar bizim, topladığımız taşlar bizimdi. Kara tren geçerken yüzümüze bulaşan is ve kurum, kirlenen hırkalarımız, gocuklarımız bizimdi. Şimdi raylara kulağımı dayadığımda çocukluğumdan, öğrenciliğimden gelen sesleri duyuyorum ve o seslere bayılıyorum, ben en büyük mutluluğu tüm öğrencilik hayatım boyunca satın aldığım ve hala sakladığım gidiş-dönüş biletlerime bakarken yaşıyorum. Kondüktörün, elindeki aletle kontrol ettiği, kimine yuvarlak, kimine yıldız, kimine üçgen şeklinde açtığı deliklere bakıp özlüyorum  geçmişi. Bilmiyorum şimdi tren biletleri nasıl kesiliyor, o yeşil kartondan minicik biletler hala var mı? Bilmiyorum. Tren biletleri; küçük samanlı yeşil kartondan yapılmış tren biletleri, hala var mı?

Ekim-2007


2 yorum:

  1. ben de saklıyorum bir kaç tane, Yeşil.. onlar olmasa o gün hayatımdan düşüp yitermiş gibi, hafızamın bir parçası gibi. Yoktur, olacağı da yoktur. Bugünleri özler miyiz umutsuzluğu daha büyük şimdi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. en değerli hazinem... mücevher gibi saklıyorum onları

      Sil