Yeni yıla girerken yine değişik birşey yapmadım. Benimkisi kendim için olağan ama başkaları içinse çok farklı birşeydir. Yıllardır yılbaşı akşamlarına bir karşı duruş, o geceye bir itirazım varmış gibidir, öylesine garip davranışlar sergilerim. Her zaman evde olurum, hayatım boyunca sadece üç kere, o da zorunluluktan dışarıda çıkmışımdır. Ben yeniyıla hep düşünerek, muhasebe yaparak girmeyi tercih etmişimdir. Hayata dair plan yapmak belki de işime gelmiştir. Planları soracak olursanız henüz başarılan birşey yok. Ya da var ama ben şimdi kayda değer görmediğimden yakalayıp da satırlarımda paylaşamıyorum. En güzeli o yılı hayal etmek, hayalleri ile mutlu olabilmektir.
Birçok ilginç örneğe sahibim. Ne zaman hatırlamıyorum bir yılbaşını annemin ölüm döşeğindeki kuzeninin hastanedeki odasında geçirmiştim. Elimizde bir tabak dolusu kabak tatlısı ile odada, hastabakıcı kadıncağızı da aramıza alarak hep birlikte yiyip o insanları mutlu etmiştik. Hastamız Ocak ayının 21’inde aramızdan ayrıldı. Giderayak birlikte olmak bana huzur vermişti. Belki benim önümde nice yıllar vardı ama bu onun son yıl geçişiydi.
Bir yeniyıla girerken de 1000 parçalık yapboz.la boğuşmuştum. Sabaha kadar bu yapbozu tamamlamaya çabalamış, sabahın ilk ışıklarına bütünün yüzde sekseni ile ulaşmıştım.
Bazen kafama eser yakın civardaki dost evleri dolaştığım olur. Yemeğimizi yedikten sonra (ki bu hep erken saatlerdedir) sağa sola takılır, kiminde kahve içer, kiminin sofrasına çöreklenip birşeyler içerek eşlik ederim. İnsan yüzlerini izler, davranışlardan anlam çıkarırım.
Bu yıl da farklı birşey yapmadım. Biz son derece yalın bir masa hazırlarız. Midemizi patlatmayacak şekilde seçilmiş sade ama özel yemekler ve hafif bir içki ile erkenden yeriz yılbaşı yemeğimizi. Saat 20.00-20.30 civarında işimiz biter. Aynen bu kez de olduğu gibi. Ben bu yıl işi iyice abarttım üstümde eşofmanlarımla keyif içinde yemeğimi yedikten sonra kendimi sokağa attım. Daha önceki yıllarda da birkaç kez denediğim bu olayı bu kez bizim caddede gerçekleştirdim. Yaşadıklarım ilginçti.
Rotam Acıbadem Caddesinin üst tarafına Küçük Çamlıca’ya doğru olup yol boyunca izledim şehrin kalbinin bu tarafta nasıl attığını. Henüz işinden evine dönememiş, trafikte savaş verenler yolu kilitlemişlerdi. Arabaların arka koltuklarında gittikleri yere götürmek için aldıkları ya da sipariş edilmiş yiyeceklere ait paketler veya da demet demet kokinalar ile sinir harbinin kucağındaydılar. Yukarı ilerlerken caddemizin kebapçılarında benim cinsimden insanları gördüm. Sıradan bir haftaiçi günde yaptıkları Kebapçı ritüelini tekrar ediyorlardı, karınlarını doyurup evlerine gideceklerdi belli! Bu olağan davranış hoşuma gitmiş onları kendime yakın hissetmiştim. Çamlıca rüzgarı yüzümü keserken gözlerim soğuktan dolayı yaşlı vaziyette tırmanmaya devam edip Çevreyolu köprüsünün başına vardığımda Boğaziçi Köprü’sünün delirmiş trafiğini gördüm altımda. Bu insanlar bu trafiği aşıp da karşıya geçecekler, yemek yiyip eğlenmeye katılacaklardı. Hepsini kabul ediyordum da bu amaçlarını geceyarısından önce yapabilecekler miydi? Bana imkansız gibi geldi ve kendimi yorgun hissettim. O an aşağıdan acı bir siren sesi geldi. Bir ambulans emniyet şeridinde çığlık çığlığa ilerlerken, yılbaşı akşamına daha doğrusu başkalarının o akşamına yakıştıramadım. İşte dedim içimden birilerinin mekana koşturmacası da bu tür olabiliyor. Acaba içindekiler yemek yemişler miydi? Yoksa korku ve endişeden yürekleri yutaklarında nefeslerini mi kesiyordu. Baktım öylece köprüden yanıp sönen ışıklara. Mavi, kırmızı, mavi, kırmızı... Kafamı kaldırıp bu mutsuz ortamdan Marmara Denizi ve Adalar manzarasına bakarak sıyrıldım. Hava pırıl pırıl açık yıldızlar ise tıpkı yılbaşı vitrinlerindeki gibi ışıl ışıldı. Birden ayırd edemedim, göktekileri minik lambalardan. Artık rüzgar iyice sertleşmişti ve ben dayanamadığımdan hızla aynı yolu geri dönmeye koyuldum. Dükkanlar hala açık, alışveriş devam haldeydi. Baktım komilere ya da dükkan sahiplerine. Hadi artık kapatın da gidin evinize. Ama onlar bizim için oradaydı, bazılarımızın o özel gecesini mükemmel yapmak için çalışan bu gönüllüler ordusu, işte onlardı. Kaldırımdan yürürken elele genç çiftler gördüm, yüzlerinden mutluluk akan. Bir gece için de olsa bu mutluluk havasına bürünmüş olmalarından kıvanç duydum. Ne güzeldi hepsi. Sonra gözüm yerde parlayan, batan güneş gibi tostoparlak turuncu bir nesneye çarptı. Yerde kırık bir yumurta vardı, içim burkuldu, zavallı yumurta yeniyılı görmemişti, kimbilir kaç yumurta o an böyle kırılmış çoktan toprağa akıp gitmişti, bir an anbulansı düşündüm ister istemez, acaba hasta yerine ulaşabilmiş miydi.
Bu sıkıntılı düşüncelerden hemen uzaklaştırıp ilk dükkanın vitrinine attım kendimi. Bembeyaz kar tanesi şeklinde pırıl pırıl süsler, yıldızlar, yanıp sönen minik lambalar, kırmızı yapraklar, sim boncuklar aydınlattı yüzümü. Dakikalarca vitrine baktım her eşyayı inceledim. Bardaklar, porselen tabaklar, şamdanlar, mum ve biblolar. Ne güzeldi. Hepsine imrendim, insanlara zevk vermek, onları eğlendirmek ve mutlu etmek için yaratılmışlardı. O yüzden de parıldayıp duruyorlardı. Düşündüm. Dünyayı, evreni, evrenin tüm canlılarını mutlu etmek için yaratılmışsak işte böyle renkli ve parlak olmalıyız. Renkli ve parlak değilsek, sesimiz çıkmıyor, kahkahalar atmıyorsak yanlışız.
Sonunda yol bitti ve evimin sakin karanlık sokağına kıvrılıverdim. Benim için bu yıl da bu şekilde bitmişti, şimdi gidecek, dönüşüme ertelediğim kahvemi içecektim. Dışarıda olduğum 1,5 saat boyunca evde telefonlar çalmış, dileklerde bulunulmuş ve en önemlisi baba tarafımdan ikinci dereceden bir akrabamızın kızının 2 saat önce doğum yaptığı bilgisi evimize ulaşmıştı. Yeniyıla bebekle giriyorlardı. Yılın son bebeği... mutluluktan telefona sarılan anneanne ve dedeler. Oh be sevinç ve mutluluk doldu gecemize, şimdi geriye kalan kahvenin köpüğünden bir yudum almak ve bu haberi tüttürmekdi büyük bir zevkle.
Yeni yıla merhaba, yaşam güzelliklerle dolu olsun, kimse üzülmesin, hayat hep bize gülsün. Gelecek yıl bu kez, bu kere, lütfen farklı olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder