Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








12 Şubat 2012 Pazar

Camda son bulan baharlar... (3 nisan 2008)

Yok bu sonbahar, bahar değil. Bu yıl kısalırken gündüzler, alışmak, durumu normal karşılamak hiç kolay değil. Ne yapsak nerede kollarımızı açsak göğe, nerede baksak uzaklara, nerede seyretsek sararan yaprakları, nerede güneşi batırsak - kızıllığı kovalasak bulutların ardına - karar vermek kolay değil. Bu yıl kaçıncı yazı geride bıraktıysak bilmem ama kimbilir kaç yazımız kaldı önümüzde, düşünmek hiç mi hiç kolay değil.

Şöyle kabaca bir hesap yaptım. Yaza ya da yaz gibiliğe adanmış bir çuval dolusu hayalim var(mış). Eminim birçoğumuzun da öyledir, özellikle Ağustos, Eylül ve birazcık da Ekim aylarına etiketlenmiş bir sürü hayal. İşte bir kere daha arkamda bırakırken dönemi, birçoğunu erteledim, gitti, bitti, kaldı. Tek adım atamadan birini bile yapamadan geçti gitti yine zaman. Yine kabaca yaptığım hesabıma göre yaşadığımdan daha az yaz’ım kaldı benim, buna eminim, istatistiklere göre bu böyle. Şimdi işim iyice zorlaştı, sıkıştırılmış bir hayal gerçekleştirme operasyonuna gitmek zorunda kalacağım. Bu epey zor bir iş dostlar. İmrendiğim hayatlar bu hesabı yapmak zorunda kalmayan hayatlardır, kuş misali istediği an istediği yere gitmeyi başaran hayatlar... böyle çok insan var biliyor musunuz. Bu Tanrının bir lütfu. Dünyaya bu armağanla gelen insanoğlu çok şanslı, şansının ve yaşamının değerini bilmeli, fark etmeli. Neyse biz de idare ediyoruz işte, hiç değilse hayalini bile kuramayanlar var, durum onlardan iyi sayılır.

Ya gerçekten bu sonbahar bahar falan değil. Neyse konumuza dönelim, bu üstümüzden silindirle geçen acımasız mevsimi içinize huzur ve renkler dolarak atlatmak isterseniz yağmurlar başlamadan bir günü (hava kapalı ya da soğuk olabilir) Beykoz – Riva taraflarında geçirin. Açıkhava lokantalarında ya da piknik alanlarında sımsıkı giyinmiş halde güzel bir yemek yiyin. Ormanlık kısımlarda bol bol yürüyüp şehirde azıcık kalmış oksijenden burada üst düzeyde faydalanın, ya yemekten önce ya da sonra; Cam Ocağına uğrayın. Ben de yapamadığım yüzlerce işimi bir kenara ittim hep bir kere daha gitmeyi istediğim Cam Ocağı’na gittim hem de çok ani bir kararla gittim, bu Pazar sabah 7.15 de uyandım, içimden gelen sesi dinledim, gitmeye karar verdim, arabayla gideceğim için yoluna bakmak amacıyla internet sitesine girdim, tesadüfen bugün oraya tanıtım gezisi olduğunu gördüm (sanırım Allah bana rüyamda fısıldadı çünkü rastlanın böylesi gerçekten bulunmaz) evden fırladım ve servisine yetiştim (Siz böyle yapmayın tabii, ben tek kişiyim araya girdim).

Yazımın ana vurgusu işte burası. Cam Ocağı Vakfı. Ruhunuzda bu tip faaliyetleri 1 derecelik dahi bir eğim varsa mutlaka Vakfa gidin ve kendinizden geçin. Burada camın büyüsünü, zenginliğini, renklerini, sınırsızlığınızı tanıyın, keşfedin. Hayatınızda hiç görmediğiniz veya bilmediğiniz şeylerle tanışın, öğrenin. Dağılın, doğaya ulaşın, iç dünyanızın derinliklerine yolculuk yapın, içinizden çıkardıklarınızı cama yansıtmanın ne güzel ve büyük bir keyif verdiğini duyumsayın. Bunu yaşam biçimine çevirmiş, hayatını bu eksende tutan sanatçılar olduğunu görün ve onlara hayran olun. Vakfın bahçesinde dolaşıp resim çekin, basit uygulamalarla yüreğinizde nelerin gizlenmiş olduğunu yakalayın, alışveriş yapın. Bu vakfı kurmuş ve bugün dünyanın en önemli beş cam okulundan biri haline getirmiş o muhteşem insanı takdir edin. Dünyanın öbür ucundan buraya gelmiş öğrenciler olduğunu duyup hayretlere düşün. Düşünün ki kaçınız 20, 22, 25 yaşındayken böyle bir uğraş için dünyanın bir ucuna gitmeyi aklınıza getirebilirdiniz. Düşünün işte, cam’ın gıyabında sanatın ne sonsuz bir yolculuk olduğunu, bu yolculuğa çıkanların da ne denli özgür, mutlu yürekleri olduğunu düşünün. Onların dilleri yok, cinsiyetleri yok, milliyetleri, dinleri yok, olanlar sadece kendilerini ilgilendiriyor, onlar herşeyi camın saydamlığında, renklerinde, şekillerinde anlatıyor. İşte siz de kısacık yarım günlük gezinizde cam üfleyin, boncuk yapın, füzyon tekniğiyle tanışıp kendi eserinizi yaratın.

Yok yok  sonbahar gerçekten bir bahar değil, atlatmak hiç mi hiç kolay değil. Teşekkürler Cam Ocağı Vakfı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder