Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








7 Mayıs 2011 Cumartesi

Kandırılmaktan bıkmadık.... (10.5.2007)

Geçmişe şöyle bir yolculuk yapıp da eskiden ne büyük zevklerle ve heyecanlarla karşıladığımız ya da pek bir bayıldığımız birçok yeni ürünün ya da yaşama dair bize dayatılmaya çalışılan alışkanlıkların nasıl da büyük kandırmacalar olduğunu, tüketim canavarının pençesinde nasıl da derin yaralar aldığımızı anlatmak istiyorum biraz.

Hızlı yemek, ayaküstü atıştırmak kültürünün Mc Donald’s denen restoranlar zinciri ile ülkemizi işgali yanılmıyorsam 1987 yılına rastlar. Henüz üniversite öğrencisi olan ve kantinden kaşarlı tost almaktan başka ayaküstü yemek şekli bilmeyen benim için ilk zamanlarda çok büyük bir heyecandı. Hem ucuz hem de bir sürü “zararlı” katkı maddeleri ile lezzetlendirilmiş bu yapay beslenme şekli pek hoşumuza gitmişti kuşağımla beraber, üç beş seanstan sonra tadım kalmadı, sanki bir önsezi ile kurtardım kendimi buralardan. Bugün geldiğimiz nokta – hızlı yemek çok zararlı, ağır ağır yemek yemeliyiz – defalarca kullanılmış yağda kızarmış yiyecekler kalp ve damar hastalıklarının bir numaralı sebebi ve YASAK – şoklama yöntemi ile pişirilen yiyecekler kanserojen – Mc Donald’s ve benzerleri ABD ye giden paramız demek – genleri ile oynanmış ürünler; başta patates ve mısır külliyen ağıza alınacak şeyler değil.

Filmlerde görüp de pek hoşumuza giden, tepedeki mandalı çekilince pıst diye açılan teneke kutu içeceklerin yurdumuza girişi 1984 yılına rastlar, hatırlayanlar bilir ilk Bixi Cola’larımız vardı, herbiri bugünün parasıyla 5YTL ye alınabilen kolalar. Dönemin iktidarları oylarını, bizi Amerika yaşam standardına ulaştıran bu eşsiz ürünlerle en başta da ÇİKİTA muz ile topladılar. Gelinen noktaya bakalım. Teneke kutular sağlığa zararlı, içerdikleri ağır metaller uzun vadede hiçbir zaman vücudumuzdan arınmayacak zehir birikimlerine yol açıyor, ne kadar mental hastalık varsa hepsini tetikliyor, böbrekler felç vs. vs. Hem o zamanlar ithal oldukları için tonlarca döviz de dışarıya postalandı, IMF den borç alıp parfüm, muz, çikolata satın aldık, ithalatçılar da epeyce para kazanıp nurtopu gibi sonradan görme zenginlerimiz oldu. Peki daha 25 yıl öncesine kadar bunlara sahip değilken Avrupalı ya da Amerikalı olmak için yurdumuza bunları sokanlara karşı koyarken niye ve boşuna fişlendik? Bakın şimdi sağlık nedenleriyle kullanımdan kaldırmaya çalışıyoruz hem de yine Avrupa kriterleri gereği!

Çocukluğumda domates-hıyar yemek için yaz mevsimini bekler, kışı Kasım ayında sokaklarda mis gibi kokmaya başlayan kestane kebapları ile karşılardık, kestaneye bir şey olmadı ama artık kışın domates, patlıcan, hıyar yiyebiliyoruz. Pek hoşumuza gitti hormon basılmış kırmızı domatesler herbiri yumruğum kadar olan çilekler. Bastık hormonu, bastık hormonu, şimdi organik diye altın arar gibi sebze meyve arıyoruz... TARIM yok artık Organik Tarım var... 20 yıl öncesine kadar tarlalarda hormonsuz, katkısız mis gibi sebzelerimiz yetişirken biz altın fiyatına organik yiyecek satın alıyoruz. Sanki yeni keşfedildi bu mübarek! Geldiğimiz nokta bu işte, elma gibi ısıra ısıra domates yiyemiyoruz, kilosuna bilmem kaç lira verip satın alıyor ve sadece çocuklarımıza yediriyoruz.

Aman unutmayayım bir de beyaz et sendromumuz var, efendim kırmızı et yemeyeceksin; tavuk veya balık sofrandan eksik olmayacak. Niyeymiş? Burası Türkiye, burada Amerikalının bufalosu tüketilmiyor ki zararlı olsun ya da yağ oranı tavanlarda dans eden domuz eti yemiyoruz ki kolesterolümüz azsın. Ülkemin Erzincan yaylalarında yetişen mis gibi dana eti kimi öldürdü ki ben 30 günde şişirilip paketlenerek raflarda yerini alan tavuğa mahkum olayım. Eskiden 3-4 saatte pişen mis kokulu tavuklar 15 dakikada soframızda nasıl olabiliyor?  Hem biliyor musunuz o tavukların civcivlerini de (damızlıkları) yurtdışından ithal ediyoruz; kataloglardan seçerek. Hele balık! Bu ülke balığını Karadeniz’den temin ediyor, nerede avlanırsa avlansın yatak Karadeniz; peki bugün dünyanın en pis denizi Karadeniz değil mi, hergün yüzlerce varil sahile vurmuyor mu? Tuna bütün Avrupa’nın pisliğini Karadeniz’e boşaltmıyor mu? Nerede benim mis gibi balığım, ara ki bulasın. Sadece cıva, kurşun, bakır deposu.

Sonra vejetaryen beslenme modası; ot yiyeceksin, otlayacaksın. Şöyle sağlıklı böyle vitaminli. Bu ülkenin en zeki insanları et yediği için Doğu Anadolu Bölgemizden çıkıyor arkadaşlar! Bir inceleme yapılsın, tüm üniversitelerde ya da özel liselerde burslu okuyan HALK çocuklarının çoğu Doğu Anadolu’dan gelmiyor mu, çünkü proteinden menkuller ve otla bir şey olunamıyor, olunsaydı bütün Girit’liler böbrek hastası olmazdı! Ya da karalahana ve hamsi yiyen Karadenizli; çoluk çocuk guatr hastası ve yüksek tansiyonla boğuşuyor (bu arada kara lahanadan da asla vazgeçemem, ölümüne lahana).

Ve bilin bakalım en sona neyi sakladım. Üzüm ve Nar. Şimdi yer gök üzüm çekirdeği ve nar suyu dayatmasıyla sıvanmış durumda, üzümün çekirdeği eczanelerden tutun da tüm aktarlara kadar her yerde satılıyor, her derda deva tam bir iksir. Yine sadece nar suyu sıkıp müşteriye sunan köşebaşı mağazaları çarşıları donatmış halde. Et yerine mercimek yiyin diyen Prof.Ayşe Baysal’ın tv programlarını hatırladım aniden, sanırım memlekette nar fazlası var, görünen o dostlar.  Bakalım incir çekirdeği de moda olacak mı?

Kısacası, kışın domates yemek, yazın brokolisiz kalmamak için yap ithalatı, at dövizi dışarı, rahat et. Zayıf kal, zayıflıktan öl, diyetçilere para dök! Moda diye kutu içecek al, moda diye konserve balık, genleriyle oynanmış mısır ye, değişik lezzetler sunuyorum diye pilava, makarnaya o mısırları doldur, mayoneze boya, bir de bunları televizyonlarda 72 milyona öğret, patates cipsleriyle öğlen yemeği geçiştir... yazmakla bitmez bu konu çok uzar çok.

Hergün yeni bir saçmalık, bu yolda para kazanan bir sürü dalkavuk, kandırılmış milyonlarca düdük... çalıyoruz da çalıyoruz. Şimdi ne mi yapacağım. Yarım ekmeğin içine tam yağlı beyaz peynir ve taze soğanı koyacağım sulu sulu, biraz tuz ve karabiber, çatır çatır yiyeceğim, buram buram kokacağım; proteini de karbonhidratı da vitamini de mideye indirdim işte daha ne isterim.

10 Mayıs 2007 / zs


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder