Bu şehre kebap kokusu hiç yakışmıyor...
İstanbul’a yakışan balık kokusu. Denizine, yosununa, tepesine, çayırına yaraşan, pul pul gümüşi o balık kokusu.
Kebaba laf etmek değildir amacım, yemyeşilin içinde, pırıl pırıl su kenarında, dağların çamlarına gözünü dikmişken elbet başka yaraşan bulunmaz, bu ortamın dumanı kebaptan tüter amma, İstanbul’da gözünüzün bebeğinde denizin maviliği dalgalanırken, burnunuzu delen balık kokusu olmalı, genziniz balık kokusuyla yanmalı.
Bu yıl Eylül’den Ekim’e devinen mevsimin hüznünü zor atlatıyorum feci şekilde yaşlanma emareleri gösteren bünyemi avutmak için son günlerde sokaklarda cirit atıyor, şuursuzca yolum nereye giderse dolaşıp duruyorum. Zaten boyum da 1 cm kısalmış, moralim çok bozuk, bir çıktım mı evden en az 2,5 saat yürümeden, asla geri dönmüyorum (Ve karar verdim kısalan boyuma karşılık tel tel kalsa dahi saçlarımı uzatıyorum; Akdeniz Akdeniz heykeli gibi kollarımı açacağım yıllara uzatıyorum onları). Son çılgınlığımda Beyoğlu, Galatasaray, Cezayir Sokağı, Çukurcuma, Cihangir, Fındıklı, Tophane şeklindeki güzergahımın Karaköy İskelesinde sonlanan son 250 metresinde havayı esir almış balık kokusundan, önce rahatsız olsam da düşününce yakaladım olayı ve kabul ettim ki İstanbul balık kokmalı!
Vapura adım atar atmaz yan açıkta ilk sıraya çökmek suretiyle ayaklarımı denize doğru uzatırken gözümün takıldığı martılar, kıyıdaki oltacılar, sahildeki lokantalar; işte tüm şehir balık peşinde. İskeleden uzaklaşırken pervanelerin karıştırdığı suya çığlık çığlık dalan martıların coşkusu, balıklara söylenen o şarkılar. Bir kere daha diyorum ki bu şehir balık kokmalı, Maltepe sigarasının zehiri gibi genzinizi dumanıyla kazıyarak yakmalı.
Hakkını veremediğimiz, orta Asya steplerinden günümüze taşıdığımız Kara insanı olma özelliğimizden dolayı fakirleştirdiğimiz, fakirleşmesine göz yumduğumuz balık çeşitlerimiz, deniz ürünlerinden oluşan zengin bir mutfağa sahip olamayışımız bizim için utanılması gereken bir özellik. Öyle utanılmalı ki hem de – en basitinden balıklarımıza Türkçe ad bile bulamamışız. Yurdumuz nüfusunun dörtte birini barındırdığı için ülkemizin esas temsilcisi bu şehirde deniz insanı olmak ise artık başlıca görevimiz. Evet bu görevin gururuyla son kere tekrarlıyoruz ki; İstanbul balık kokmalı, üstümüz başımız balık kokmalı, saçlarımız deniz, dalgalandığında da yosun kokmalı. Pul pul parlamalı gözlerimiz, fosforun ışıkları çakmak çakmak çakmalı. Güneşin batışına denizden bakmalı, ufukta zıplayanlar - balıklarla beraber yüreklerimiz olmalı... Akdeniz akdeniz olmalı... Sinop, Kefken, Şile olmalı... Trabzon’dan yola çıkan işte onlar, onlarsa sadece biz olmalı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder