Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








12 Mayıs 2011 Perşembe

Günümüzün ve geleceğin kaçınılmaz sonu: İşsizlik (28.6.2007)

Dünyanın sonu geldi edebiyatını çok okuyor ve dinliyoruz, gerek iklimsel değişimler, gerek çevre koşulları, gerek insanın doğaya hükmedişi ve onun düzenini bozan gelişmelere imza atışı, otomasyon, beyinsel olması da dahil insan emeğine ihtiyaç kalmaması gibi nedenlere bağlanarak iki de bir karşımıza çıkan bu söylemle hergün bir korku sarmalının içine çekiliyoruz. Sonuçta en gelişmişinden en geri kalmışına, zengininden en fakirine kadar tehlike hepimiz için geçerli, çağlar boyu sallan yuvarlan, değiş, dönüş, geliş, uç ve sonuç: Hepimiz işsiziz. İşimiz olmadan yaşamak zorunda bırakılarak ya da olsa bile kapasitemizin çok altında kalarak veya hiç ilgimiz olmayan yerlerde çalışmak durumunda olarak işsizlik ekolünün yeni üyeleri şeklinde terfi edip duruyoruz.

Bu bir zincirlemeden ibaret. Her sonuç yeni bir başlangıcın nedeni, sonuç – neden – sonuç –yeni neden... böyle gidiyoruz. Kısa geçiyorum.


Doğa tüm dengelerini kurmuştur aslında. Bitkiler, hayvanlar, buzdağları, ormanlar, çöller, ırmaklar, madenler, denizler, göller... hepsi bir nedeni olduğu ve bu düzene katkısı olduğu için buradalar; bir sonuca dönüşümün emektarları. Peki ya insanlar. Sorarım insan neye yarıyor? Toprağı mı kabartıyor (köstebek veya küçük diğer canlılar, örneğin solucanlar gibi), diğer hayvanlara yem mi oluyor (ceylanlar, kurtçuklar, balıklar gibi), yağmurları mı getiriyorlar (ağaçlar gibi), tohumları mı taşıyorlar (rüzgarlar gibi), bitkileri mi döllüyorlar (arılar gibi). Hiç kendinizi yormayın hiçbir halta yaramıyor insanoğlu. İşe yarasa bile faydasından çok zararı var. Çünkü bu düzeni, dengeyi bozacak bir sürü etkiyi tetiklemek, doğrudan ortaya çıkartmak ve uygulamak başlıca görevi haline gelmiş, rahat durmuyor. Bir kere çok fazla ürüyor, dünyanın daha doğrusu doğanın istemediği barındıramayacağı kadar çok ürüyor. Çoğaldığı için yok ettikleri de artıyor, yiyecekleri tüketiyor, suyu harcıyor, barınmak için ormanları yok ediyor, hayvanları yiyor, balıkları bitiriyor. Öyle de pis ki bu insanoğlu geri dönüşümü olmayan zehirli tonlarca atık üreterek doğayı işgal edip öldürüyor, doymak bilmeyen ihtiraslı bir yaratık, yaratmadan, yerine koymadan yok ediyor. Bu kaynak tüketiminin dışında sayısı inanılmaz bir hızla arttığından birbirinden, cinsinden, türünden de rahatsız oluyor. Büyük bir yarışa giriyor, kısıtlı sayıdaki olanaklara talip binlerce kopyası var. Bu rahatsızlık büyük toplumlar anlamında savaşlara yol açıyor, toplumlar arası anlamsız paylaşım kavgası savaş üstüne savaşı getiriyor. Bireyler anlamında birbirini yok etme, birbirinin kazancına göz dikme, sırtından geçinme, ilk fırsatta yanındakini tepe taklak etme gibi eylemleriyle hücresel anlamda mini savaşlarla gerginliği en alt seviyeye indiriyor.

Oysa bir bizon sürüsüne bakalım, her yıl bahar döneminde belirli sayıda doğan yavrular, bir bölümü aslanlara yem olarak doğanın diğer denge zincirine hizmet ederken kalanlar yaşamlarına güzel güzel devam ediyor. Bizim insan oğlu ise bir yandan yeni yeni yavrular meydana getirirken kendisinin olmayanları-diğerlerinin yavrularını yok etmek, yaşamın dibine gömmek, sürmek için uğraşıyor (bu arada zevk için üreme aktivitesine giren tek canlı da o). Sokaklar yarın birbirinin gözünü oyacak güzel güzel bebeklerle dolu, biz bunları agucuk gugucuk diye şimdi pusetlerinde okşuyoruz ama kim bilebilir ki 20 yıl sonra bizi ya da yavrumuzu ya da torunumuzu öldürmeyeceğini, kardeşimizin, yeğenimizin ayağını kaydırıp işini elinden almayacağını. Ya da çevreye zarar vermek suretiyle dibinde dünyayı iklimsel değişim felaketine teslim eden nükleer patlamaların şalterini indirmeyeceğini, atıkları denizlere gönderen, toprağa gömen devletlerin başkanları olmayacağını. Peki hangi bizon diğer bizona bunu yapardı. Asla!

Bütün bu olumsuz yönlerini düzeltmek için dahi “bile bile” bir şey yapmayan insan, sürekli kendi ömrünü uzatma, ölümü uzaklaştırma, hastalıklara çare bulma, kendini kopyalama, eşeysiz-suni bebekler yapma gibi çalışmalarını tam gaz devam ettiriyor, doğallığa teslimiyeti asla kabul etmiyor. Oysa doğa yenilmeye niyetli değil, mücadeleye devam ediyor, yeni yeni virüsler türetiyor, hastalıklar ortaya çıkartıyor, yaşamı zorlaştıran geri dönüşlerle insana cevap vermeye çalışıyor, seller, depremler, kasırgalar ile ders vermeye çabalıyor, tabii esas itibariyle dünyayı tümden ortadan kaldırmak elinde ama diğer canlılarına kıyamıyor. İnsanoğlu marifetlerini ve bunun sonuçlarını üstelik felaket senaryoları ile birbirine anlatmayı pek güzel becerirken, doğanın anlattıkları, verdiği cevap bize epey pahalıya patlıyor, herşeyi farkındayız ama katiyen değişmiyoruz, ölüyoruz, hastalanıyoruz, kirleniyoruz ve sonuçta; tarım alanlarımız azalıyor, çiftçimiz, köylümüz İŞSİZ, hammaddelerimiz azalıyor, işçi, emekçi İŞSİZ. Sayımız çok arttı, ihtiyaçtan çok fazla kalifiye eleman var, teknisyenimiz, mühendisimiz İŞSİZ. Uzmanlaşamayan, çünkü ihtiyaç olduğu halde kendini yetiştirecek bilgili ve deneyimlisi bulunamayan doktorumuz İŞSİZ. Satıhta kalan zayıf bilgi ve beceri ile donatılmış insan sürüsü çalışmadan, katkısız, anlamsız bir organizma şeklinde kıtaları, ülkeleri, adaları dolduruyor, yaşayan tüm diğer canlıların yerine geçmeye çabalıyor, çünkü İŞSİZ ve dünyaya çok FAZLA.

Bırakalım artık daha fazla buluş yapmayı ya da kontrol altına alalım bu gidişi, bir portakalı sıkmak için 10 farklı düğmesi olan aletler yapmayı, gerekirse hastalanalım, gerekliyse çocuğumuz olmasın, zamanımız dolduysa ölelim, bir timsaha yem olalım onun karnını doyurmak için. Sözkonusu insan olunca yaşam duracaksa ve herşey tersine dönecekse; insan olmayalım, çürüyüp toprağa karışalım, bakteriler yok etsin bizi, gübre olup verimi olalım buğdayın, yoncanın, çiçeğin. Yer açalım arkamızdan gelen türümüze. 70 yıl  yaşamakla 100 yıl yaşamanın veya 150 yıl! Ne farkı var ki? Ölüm korkulacak kaçılacak bir olgu değil, ölümü sevelim.

2007


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder