Dünyada dengeler asla eskisine dönülemeyecek boyutta bozulmaya devam ederken farkına vardım ki buna ençok hizmet eden bizleriz. Evet bizleriz ve farkında değiliz. Biz olarak; orta seviyede olan bazı şeylerden haberi olan ama bunu beyninde simüle etmeyen, ortama teslim olmuş kesimden söz ediyorum. Hepimiz bir tüketim çılgınlığının pençesine düşmüşüz, bence kanserden daha kötü ve tedavisi mümkün olmayan bu hastalığın elinde perişan olmaya da inatla devam ediyoruz. Hiçbir anlamı olmayan bir açgözlülükle dünya kaynaklarını yok edip duruyoruz, köyünde yaşayan, evi ve etrafındaki üç beş mekanla hayatı sınırlanmış küçük toplum insanları öylesine naif ve doyumlular ki, biz onların bir ömür boyu tüketeceklerinin hakkından bir yılda geliveriyoruz. Mistik düşünürsek biz Allahın en büyük cezaları vereceği en günahkar kullarıyız.
Peki kendimiz bu çılgınlık selinin içinde boğuşuyoruz da niye bu işi ederken en çok çocuklarımızın hakkını yiyoruz, çocuklarımızın duygularını yok sayıyoruz, onların geleceklerini ellerinden alıyoruz.
Benim çocuğum yok, olsaydı ne yapardım bilmiyorum, açıkçası bir birey yetiştirmenin sorumluluğunu farklı algıladığım ve bu konuda toplumun geleneklerinin dışına çıktığımdan işim pek kolay olmazdı biliyorum, Allahtan yok diyorum ama çevremde çok sevdiğim birçok arkadaşım herbiri birbirinden şirin mis gibi çocuklarını görünce, aman boşver diyemiyorum.
Okumuş, üniversiteli, kariyerleri tavana vurmuş pek çok arkadaşımın (anne ya da baba fark etmez) haline bakıyorum da hem onlara hem de çocuklarına üzülüyorum. Bu insanlar deli gibi çalışıyorlar, gece, gündüz, Cumartesi, Pazar deli gibi. Hepsinin bir bakıcısı ya da yardımcısı var, çocuklar onlara emanet, ya da bir kreş, anaokulu (en popülerinden) gibi kuruma teslim edilmiş yavrular. Çocuklar anne ve babalarının muhteşem kazançları doğrultusunda en iyi oyuncaklara sahipler, marka bebek giysileri giyiyorlar, kızların bir değil on tane Barbisi var, erkeklerin sayısız oyuncak arabası, playstation’lar için gözyaşı döküyor veletler. Ayakkabılar adidas veya Camper, eşofmanları nike, tommy hillfiger’dan başka sweatshirt’leri yok, o küçücük popolarında 2-3 ay sonra asla giymeyecekleri kotlar Diesel. Şıkır şıkır çocuklar, şuursuz anne-babaları sayesinde beyinleri şimdiden bu saçmalıklarla, bu pahalı görsel unsurlarla yıkanmış durumda, beş altı içinde büyüdükleri için bir daha giyemeyecekleri sayısız giysileri var, yine sadece bir iki gün oynayıp sonra bıkarak kenara attıkları sayısız oyuncaklara sahipler, renkli defterler, kalemler... vs vs. Bu çocuklar yokluk ne bilmiyor, birşeye sahip olmak için emek harcamanın mutluluğunu tatmıyorlar, ödül almanın zevkini yaşamıyorlar, bu şans onlara tanınmıyor. Bir yandan kendi çocukluğuma dönüyorum.
Benim çocukluğum 1974 yılı Kıbrıs savaşının beraberinde getirdiği ambargodan kaynaklanan yokluk ve yoksulluk dönemlerine rastlar, biz yoksul bir aile değildik babam bir işletmede müdür pozisyonunda çalışan iyi gelir sahibi bir adamdı, teyzem, dayım Avrupa!da yaşadığından bizim oyuncaklarımız ve o yıllarda pek de her çocuğa nasip olmayan cici cici oyuncak ve elbiselerimiz vardı ama sadece bir ya da ikişer tane, asla fazla değil. Onun dışında annemim diktiği çok güzel elbiselerim, sadece bir adet şık rugan pabuçlarım ve beyaz mus çoraplarımla (ki bale yaptığım için o zamanlar böyle çoraplara sahiptim) gerektiği zaman temiz ve şık bir kız oluyordum. Ama her seferinden başka kıyafet değildi bu her seferinde aynı kıyafetti. İki tane bebeğim vardı. Erkek kardeşimin de durumu farklı değildi, o zamanlar çok az bulunan küçük arabaları vardı onun, sokakta oynamak için de plastik kova ve kürekleri. En büyük lüksümüz hepimizin birer bisikletinin oluşuydu; şimdi neredeyse 800cc.lik motorları olan küçük arabalar üretecekler ki millet 10 yaşındaki çocuğuna alabilsin diye. Annem evde olur babam akşamları mesaiye kalmadan işten eve zamanında dönerdi. Akşam hep birlikte annemin yaptığı yemekleri yerdik. En çok da köfte, patates kızartması ve makarnayı severdik. Annem her zaman kek ya da kurabiye yapar büyük teneke kutunun içini dolu tutardı, o kutu da buzdolabının üstünde. Sokakta oynarken balkondan bize uzatırdı ki açlığımızı bastıralım diye, öğlenleri ise kocaman ekmeğe beyaz peynir ve o yıllarda tamamen organik olan mis kokulu domatesten oluşan sandöviçi tercih ederdik eve girmemek için.
Şimdi anne ve babalar nasıl mı. Onlar çocuklarına parlak bir gelecek sunmak, sağlamak için deli gibi çalışıyorlar, deli gibi de para kazanıyorlar, ama sorduğunuzda para yetişmiyor. Paketlenmiş, kalıp çocuklarını aslında biraz da kendi istedikleri şekildeki geleceğine çuval dolusu para yatırıyorlar. Hiç düşünmüyorlar ki bu sürekli almak, pahalı ve marka şeylerle böbürlenmek uğruna tüm kazançlarını çaputlara yatırmak, çocuklarının fiyakasını eksiltmemek mantığı yüzünden kazandıkları çöpe gidiyor, emekleri havaya uçuyor. Yine o mükemmel geleceklerini kurguladıkları çocuklarını bazı günler bir saat bile göremiyorlar. Gündüz telefon edip evdeki bakıcıdan ya da kreşteki suni anneden bilgiyi alıyorlar. Yemek yapmıyor yapamıyorlar, sadece bebekken vitaminleri sayılan, manyak manyak besin hesapları yaparak beslenmelerini işkenceye döndürdükleri çocukları biraz büyüdüğünde ellerine sıkıştırdıkları paralarla fastfood restoranlarına yolluyorlar onları ya da sipariş veriyorlar, pizza, hamburger, vs. vs. eve geliyor. Çocukları bir türlü mutlu olamıyor, sürekli birşeyler istiyorlar, oyuncak, elbise, cep telefonu, araba. Daha iki üç yaşındayken geri dönülmeyecek tahribata uğramış ve tüketimle kurgulanmış minicik beyinlerinden başka şey çıkmıyor, alınıyor alınıyor ama mutluluk yok. Çocuklar bunları isterken aslında anne-babalarından intikam alıyorlar, niye yanımızda değilsiniz, niye akşamları babamla oynamıyoruz, niye annemle sofraya oturmuyoruz diye soramadıkları için kaprisleri ve israrları ile bizden intikam alıyorlar. Benim çocukluğumu yaşamadıkları halde bilinçaltlarında aslında bununla doğuyorlar. Onlar bu pahalı şeyleri istemiyorlar, onlar anne ve babalarının kendi yaşadıkları çocuklukları gibi bir çocukluk yaşamak istiyorlar.
Zavallı şehirli çocuklar bunlar işte. O sümükleri yüzlerine bulanmış, saçları kirli yapış yapış olmuş, kırmızı yanaklı, basma elbiseli ya da beli düşük pantolonlu, plastik terlikli, Anadolu’nun birçok köşesinde sıkça rastlayabildiğiniz köy, kasaba çocuklarının gözlerindeki ışıltıları taşımıyorlar, hepsi uyur gezer gibi, hepsinde hüzün var, arkadaşını, kardeşini kıskanan, tatminsiz, mutlu olamayan, sevgiye açlığın getirdiği tüm saçmalıkları karakterine işlenmeye başlamış şehirli ve üzgün çocuklarımız var bizim. Biz okumuş, entelektüel, herşeyi bilen anne ve babaların şımarık, mutsuz, üzgün, ağlamaklı, aç gözlü çocukları... hani hep sorulur ya: “Ya öyle anne babadan böyle çocuk olur mu?” Bu klişe bir sorudur klişe bir hayıflanıştır ve hiçbir zaman bir kasaba çocuğu için de söylenmemiştir. Cevabı: “Neden olmasın başka ne bekliyordunuz ki?” şeklinde bende mevcut. En son yine benim çocukluğuma dönersem; şimdi yeni model çocuklar için utanç sebebi sayılacak ama bizim kuşağın çok alışık olduğu, büyüklerimizden bize kalan güzel elbiseleri devralmak adeti ve ablalarımız, abilerimizden bir an önce küçülseler de biz alsak diye dört gözle beklediğimiz giysileri hatırlıyorum, inanır mısınız hala onları dört gözle bekliyorum... bekliyorum.
12 nisan 2007
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder