Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








12 Mayıs 2011 Perşembe

Aklımdan çıkaramadıklarım (24.8.2007)

Çoğumuzun öyle zamanları olmuştur ki bulunduğu ortama doyamamış, tadı damağında kalmıştır. Hala kalbinin bir köşesinde bir kere daha yaşamak umudunu sonsuza kadar taşıdığı öyle anlar, ortamlar ya da mekanlar. Kemik gibi sertleşmiş yapışmış kalmışlardır sizde.

Bugün aklıma bunlar geldi ve şöyle bir düşündüm, gerçekten inanılmaz keyif ve zevk aldığım bu yerleri tek tek düşündüm. Esas itibariyle yer, ortam, çevremdeki insanlar, o an yenen yemek, dinlenen müzik, konuşulanlar vs. hepsi bir araya gelip en iyi birleşimi oluşturarak mükemmellik sözcüğü ile adlandırabilmişlerdir benim zihnimde.

Kronolojik sıralama doğru olmayabilir ama ilk anımsadığım ve şu an yazarken bile büyük huzur duyduğum yer; Cumhuriyet Köyü. Buraya çalıştığım şirketin 6 günlük eğitim programı nedeniyle gitmiştim açıkçası bir tatil ya da gezi değildi ama orada öyle büyük bir huzur yaşadım, sonbaharın tatlı serinliklerine kucak açtığımız Ağustos ayının son günlerinde öylesine tatlı insanlarla nefis bir süreç yaşadım ki, inanın tadı ağzımdan gitmiyor, doz aşımı gibi bir durum bu, Cumhuriyet Köyü benim “ölürsem beni buraya gömün” diyebileceğim yerdir.

Sonra aklıma gelen yer Avşa. Bunu zaten çok detaylı bir gezi yazısıyla anlatmıştım ama 2002 yılının 30-31 Ağustos günlerini geçirdiğim, Avşa adasında o kimselerin uğramadığı sessiz sakin Beyaz Saray koyunda boyut değiştirmiştim. Birlikte olduğum iki arkadaşım, gece bize kucak açan ve kulaçlarımızla yardığımız deniz, yere uzanarak yıldızları saatlerce seyrettiğimiz iskele ve patlayana kadar kuruyemiş yiyerek ada şarabı içişimiz, insan hayatında az rastlanır türden bir mükemmel birleşimdi. Bizim ruhumuzun bir parçası hala orada yunusların arasında yaşamaya devam ediyor.

Ah kesinlikle unutmamam gerekiyor, Ocak kışında Portekiz’de geçirdiğim altı günlük tatilde bir günümü ayırdığım Obedos. Kuzenimle birlikte dünyanın en güzel zamanlarını geçirdik orada, Tanrı bile bize “aferin iyi iş başardınız” mesajını 23 dereceye varan sıcaklık, parlayan güneş, akşamın ilk saatlerindeki nefis grup manzarası ve gece bize yolumuzu çizen dolunayla vermişti, hediyelerini cömertçe sunmuştu. Geçmişte yaşamayı arzu eden cinsler için ideal ortamdı.

Obedos deyince hemen zihnimde canlanıverdi benzer ortam ve tat Toledo için de geçerli benim ömrümde. Burada sadece bir gün geçirmek aslında bir cinayet, Toledo günlerce gezilecek yudum yudum içilecek bir tarih içkisi ve el yapımı badem ezmeleri, onları, o sanat eserlerini ambalajlarının içerisinde dakikalarca seyretmeyi öyle çok istiyorum ki bir daha

Assos ve tarihi limanı. Gün boyu çevre köyleri gezip de yorgunluk sizi esir almaya başladığında, günün inerek geceye devinimi o eşsiz liman manzarasında ilaç gibi gelir insana. Benim hatırımdan çıkaramadığım, o en güzel saatlerde denizi seyrederek ve limanı turlayarak akşamın loşluğunu yakalamak. Hiç unutamıyorum, şu an bile burnuma deniz kokuyor, Eylül’ün serinliği yüzüme vuruyor, başka türlü nefes alıyorum. Ve yine elimde makine arkadaşlarımın resmini çekiyorum, kolumun yanından bir rüzgar esiveriyor. Rüzgar beni Gömeç’te bomboş uçsuz bucaksız koyda, 18 derece suya üç arkadaş atlayarak şok geçirdiğimiz ve soğuğun bacaklarımızı kan revan içinde bıraktığını sandığımız o güzel Eylül gününe götürüyor.

Mardin’e gece girmek. Ah o Mardin’e gece saatlerinde ulaşabilmek, o manzarayı, insanın soluğunu kesen o manzarayı, sadece birkaç dakikada bitecek bu eşsizliği görmek. Işıl ışıl kale gökyüzünde yanıp sönen yıldızlarla yarışır gibi. Hep bir kere daha gitmek için fırsat kolladığım unutamadıklarımdan, zihnimde öylece kazılı duruyor.

Amasra. Evet Amasra ve buz gibi Şubat havasında tabak tabak önümüze akan hamsi tavalar. Çiçek gibi kesilmiş sebzelerle süslenmiş limitsiz salata, deli gibi yememiz, üstüne içilen şahane kahvemiz. Tüm bunların sonrasında Amasra’ya tepeden baktığımız o yer ve yüzümüzü dilim dilim kesen soğuk, o soğuğa meydan okuyuşumuz. Ben Amasra’nın yaz manzaralarına bakınca bu tadı bilmeyenler için üzülüyorum, bazı yerleri sıradışı yaşamak lazım, kışın gidin Amasra’ya yiyin, için, doyun ve donun. Tadını unutamazsınız.

Eylül ayını sevin. Çok sevin ve bağbozumlarını kaçırmayın. İşte benim unutamadıklarımdan biri de Mürefte. İşte yine aynı serinlik esmeye başladı, bileklerim üşüdü aniden. Üzümler, peynirler, şaraplar, zeytinyağına banılan bembeyaz pamuk gibi yumuşak ekmekler. Yağı içireceksin ekmeğe ve atacaksın ağzına mis gibi sonra tepelerden Mürefte’ye uzaktan bakacaksın, etrafındaki sarıya dönen yeşilliğin sonsuzluğunda kendini kaybedecek soluksuz kalacaksın.

Trakya’da dolanırken zihnimin geçiş yaptığı 1994 yılının 25 Ağustos’unda; Kıyıköy’de tam 36 saatlik uykusuzluğumun sonucu gece yarısı masadaki herkese kahve falı baktığım ve hala ne sarhoşu olduğunu dahi anlamadığım o anlar. İnanın ben hayatımda hiç kahve falı bakmadım ama o gece söylediklerim tamamen doğru imiş! Unutmak mümkün mü?

Az önce üzüm deyince aklıma geldi, nasıl da unutabilirim Denizli Buldan’ı, sonra Pamukkale’yi, yine 30-31 Ağustos günleri ve yine yer gök meyve, sebze dolu. Evet Buldan’da yaylaya çıkıp da yol boyunca güneş, güz güz parlarken altından bal damlayan incirlere uzanmak, dalında kuru-taze arası bir evrede bekleyen üzümleri kopartmak, taze şırayı sabah saatlerinde içmek, yaylada yoğurt yemek, göl kenarındaki kurbağalarla yarışmak. Güz köylere, dağlara başka türlü geliyor, hayatınızda, kırmızı ya da turuncu veya siklamen rengi yaprak görmedinizse güzün gezin, ben gece bir ressamın gelip de onları benim için boyadığını düşünürüm hala.

Ve yine Ağustos ayında fındık harmanının yanına büyük ıhlamur, taflan (karayemiş) yüklü ağaçların, ça-uzeni asmalarının altına ailecek dizilmek. Şimdi bazılarını kaybettiğim bazılarınınsa dünya üzerine dağıldığı ailemin ikinci üçüncü derece kuşakları ile akşamüzeri bir yandan mis gibi çayımızı yudumlarken yarı kurumuş fındıkları teker teker yediğim 1994 yılından kulağıma yeni yetme yeğenlerimin usta babaları eşliğinde çaldıkları sazlardan gelen melodiler, arada çıkıntılık yapanların gitarla ortaya çıkardıkları sentez ve bugün aklımdan çıkaramadığım bu büyük keyfin bir daha tekrarlanamayacağının hüznü, ne üzücü. Trabzon’da denizi hep gören tepe köylerinde çok gezerim belki ama -  şimdi ne o sahil yolunun çirkinleştirdiği kıyıları görmek istiyorum ne de bu rezilliği yapanları, yapılmasına izin verenleri af edebiliyorum, onlara karşı kalbim çok katı, en ağır cezalara mahrum kalmaları Tanrı’dan en büyük dileğim; inanın kılım bile kıpırdamayacak!

1988 – 1990 – 1992 ve sonrası... Maşukiye’de Keltepe’ye (şimdi Kartepe diyorlar) çıkan yoldan ilkbaharda tepelere vurmak kendini. Solda Sapanca Gölü’nün uzaklardaki maviliği, sağ tarafta kiraz bahçelerinin gelinliklerini giymişçesine bembeyaz hali. Eğim bir süre sonra kalbinize horon teptirse de bol oksijen anında tedavi ediyor insanı. Ve o yoldan sonbaharda Eylül’de böğürtlen yiye yiye aşağıya doğru aheste süzülmek. Tepe hep bulutlu kafası dumanlı, ama yaptığı gölge olmasa nem ve sıcaktan bayılırsınız, Allah herşeyin çaresini veriyor, doğru olan keşfetmeyi bilmek.

Aslında daha çok var biliyorum ama bileşke önemli, herşeyin bir araya geldiği, kalbimin huzur ve mutlulukla dolduğu, keyiften dört köşe olduğum çok yer var, biliyorum. Daha da olacak hissediyorum ama tüm bunların ortak paydası ne derseniz işte bunu yakalayamıyorum, olay sadece doğru şeylerin doğru zamanda doğru yerlerde olması, sadece o kadar. İşte o doğru şeylerden biri olmak da aslında bir şans. Adamı böyle ömür boyu didikler durur, tekrar yakalamak için fırsatı, deli gibi çırpınıııııır durursunuz.

agustos 2007 - zeynep

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder