Sonunda kararımı verdim beyaz sayfalar. 40 yaşıma varmadan yaşamıma yeni bir yön vermeli üstelik de bu yön tam ters ya da yepyeni hiç bilmediğim tarafa olmalıydı. Oldu da; eylemsel anlamda değil ama düşünsel anlamda olay tamamdı. Benim önümdeki beş ayı bir şekilde geçirmem gerekliydi ki bunu para kazanarak yaparsam kadayıf üstü kaymak olacaktı. Ondan sonrası Allah kerim. Niye mi beş ay? Çünkü bu yazıyı kaleme aldığım Nisan ayı itibariyle önümdeki beş ay yaza karşı gelmekte olup yazın da insanın atıl zamanları olacağındandı. Birden aklıma geldi bu değişimin nedeni neydi? İşte tahminim :
Sanırım sendrom böyle bir şey. 40 yaş sendromu. 30-35 yaş sendromu evlenememiş olmak, sevgilisi olmamak, erkek arkadaş bulamamak ve sürekli aramak girdapları şeklinde tezahür ederken 40 yaş sendromu bambaşka imiş. Bence pek de tatlı imiş, sevdim. Genelde evli olanlar bu yaşta doğurmaya kalkarlar (neyi kanıtlayacaklarsa); güya beden yenilenirmiş, bilmem ben doğurmadım evli de değilim. Bekarlar ise oh çok şükür bekar kalmayı başardım, peki bunun değerini niye bilemedim ki; eyvah çok geç kaldım son dakikalarda hayatıma yeni bir yön vermeli, herşeye baştan başlamalıyım gibi bir düşüncenin egemenliğine boyun eğip hız alıyorlar(mış).
Kaybedecek hiçbir şeyiniz yok, alabildiğine özgürsünüz, bazı evreler tamamlanmış hayatınızda, bunlar belirli kazanımlar olarak cebinizde duruyor. Güzelliğinizden fazla kaybettiğiniz bir şey yok, sağlığınız da yerindeyse tutabilene aşk olsun. 40 yaş bunalımları ile değil, güzellikleri, zevkleri ve keyifleriyle geliyor. Havai fişekleri ile kutlanacak bir yaş günü partisini hak ediyor, düğünlerle, danslarla, şölenlerle kutlanacak bir güzellik.
Kaybedecek hiçbir şeyiniz yok, alabildiğine özgürsünüz, bazı evreler tamamlanmış hayatınızda, bunlar belirli kazanımlar olarak cebinizde duruyor. Güzelliğinizden fazla kaybettiğiniz bir şey yok, sağlığınız da yerindeyse tutabilene aşk olsun. 40 yaş bunalımları ile değil, güzellikleri, zevkleri ve keyifleriyle geliyor. Havai fişekleri ile kutlanacak bir yaş günü partisini hak ediyor, düğünlerle, danslarla, şölenlerle kutlanacak bir güzellik.
Neyse işte ben böyle hazırlanıyorum dostlar, henüz vakit var ama ancak yetişir. Tam 1,5 yıl sonra kırklanınca birçoğunuzdan daha mutlu bir ruh halinde olacağımı garanti veriyorum. Olmak zorunda, olacak. Çünkü ben böyle istiyorum.
Aslında ilk zamanlar, şöyle böyle bir yıl öncesine kadar aynalara bakarken acıdan yüreğim küçülür, büzüşürdü, asla kabul edemezdim 35 i geçtiğimi, ne çabuk olmuştu ve tutamamıştım yaşamı yamacımda. İş hayatımdaki yoğunluk da o günlerimi anlamadan geçirmeme neden olmuştu böyle acayip bir gaile beni üzüp duruyordu. Baktım üzülmenin faydası yok, eh dış dünyayla irtibatı tekrar sağlayıp, yüzünüze ışıltı katacak, dinginliği ve canlılığı yeniden kazandıracak ortamı yarattığınız an, çevrenizden de aldığınız mükemmel geribeslemeler gösteriyor ki; insan göreceli bir yaratık, yaş diye bir şey yok, yaşlı, genç ihtiyar diye bir şey yok. Bu işi belli bir noktaya kilitlemek hepimizin elinde. Yaşamın zevklerinden mahrum olmamak, bunu yaparken de aşırıya kaçmamak, daima dinamik ve dinç olmak. Bunu anlamak için bugünlerin gelmesi gerekiyormuş. Kimi torunlarına bakarken bunu anlar kimi de bizim gibi üniversiteden yeni mezun olduğu o saf başlangıç zamanına bu yaşında geri döndüğünü kabul ederek anlar. Ve pis, zalim çizgiler, gelin atın imzanızı bir an önce zira hepinizi yavaş yavaş kovacağım yüzümden, siz geldiğiniz yere geri dönerken ben yepyeni mükemmel ve tamamen kendi isteklerimden teşekkül eden yeni yaşamımda koşar adım ilerliyor olacağım. Öyle böyle olacağım ama madem bir sendrom yaşıyorum o yüzden hemen ahkam kesmeye başlayıp bir ton öğüt vermek konusunda hiç zaman kaybetmemeliyim. Hadi başlayalım :
An’a dönelim ve şöyle bir tartalım durumu. Öncelikle bilin ki hayat gerçekten çok güzel, her aldığınız nefesin melodisini dinleyin ve mutlu olun, bırakın başkaları için posanızı çıkartmayı, ne yaparsanız kendiniz için yapın. Bundan sonra insanlığa hizmetiniz; örnek olmak olsun “örnek olmak”. Mutlu ve başarılı olmanın keyfi yakalamanın örneğini sunun herkese.
Önemli bir husus daha var ki; kendini “özel” bulmak. Eğer kendinizi özel ve önemli bulmuyorsanız zaten toprak altına sürekli çer çöp taşıyan karıncalara benzersiniz, Hele bazıları vardır ki, kendinden on kat büyük koca ayçiçeği kabuğunu taşımaya çalışır kan ter içinde; sanki ondan kendi pay alacakmış gibi. Öyle kurgulanmıştır, çalışacaksın, çalışacaksın. Tabi ki çalışacağız ama hep başkası için değil biraz da kendimiz için. Biz “özel” ve “önemli” olduğumuza göre niye kraliçe karınca olmayalım. Tam da 40 yaşında nefis bir kraliçe olabilmek varken.
Bundan sonra bugüne kadar yaptıklarınızı düşünüp bunların size kazandırdıklarını tartıp tersini yapsaydınız neler olacağını ve bu halde neler kazanabileceğinizi hesaplayın. Bu söylediklerim maddi anlamda değil sadece ağırlıklı olarak manevi anlamdadır. Örneğin ben yıllarca hiç Eylül ayında izin yapmadım, izin yapmamam söylendi; itiraz etmedim niye? Çıkıntılık yapmamak, benimle beraber çalışan arkadaşlarımın hakkını yememek için. Yapsaydım ne mi olacaktı? Son 13 yıl güneye gidememiştim oysa güney sahilleri tepe tepe gezmiş olacaktım, orada mis gibi sonbaharı en güzel haliyle güneyde yaşayacaktım. 2-3 günlük minik tatillerde ara günleri izinleyerek kaçamadım yakın yerlere, evde pineklemek ya da işe gelerek geçirdim zamanımı. Hastayken o sabah uyumaya devam etmedim; edemedim, mazeret izinlerim göze batmasın diye. Bana verilen tüm işleri zamanında bitirdim, zamanında bitince kimse anlamadı ne kadar önemli olduğunu, oysa yapmayıp akışı tıkamak lazımdı ki; önemim anlaşılsın diye. Tıkayacaktın, biraz geciktirecektin, bulunmaz olduğun, çalışma şeklinin ve ürettiğin çözümlerin ne denli özel olduğu anlaşılsın diye. Hep sistemlere inandım, sistemler yürümeliydi. İyi de etrafındakiler sisteme inanmıyor ki, işlerini kişiselleştiriyorlarken bana mı kalmıştı sistemi yaratmak ve kimseyi kendine muhtaç etmemek. Buna aptallık deniyor iyice belleyin aptallık! İşte bunu; kırkıma yaklaşırken anladım aptal olduğumu.
İşi bir kenara bırakalım; sağlığa hiç girmeyeceğim şükür ki önemli bir problemim yok, yalnızca 1994 yılında kaybettiğim iki dişime epey üzülüyorum. Aşk hayatına gelince. Vallahi ne denir bilmiyorum çok özel fazla açık etmem ama burada işler gayet iyi yürüse de sonuç itibariyle bunu kimseye kanıtlamam mümkün değildir sevgili dostlar. Tersini yapsaydım ne mi olurdu. Gerçekten çok itibarlı olurdum onların gözünde hem de çok. İnsanlık onuruna saygım bende tersini yapmayı mümkün kılmıyor. Son aldığım kararı uyguladığımda da epey yanıldığımı anladığım için bu konuda ben yine eski benim, değişen bir şey yok, hayırlısı da böylesidir, yaşayan hiçbir organizmaya zarar vermemektir niyetim.
Bir de çevreme bakıyorum bu yaşımda. Tanrı beni tek başına bu döneme taşıdı, ne çocuğum vardı ne de resmi bir bağlantım. Bunun bir avantaj olup olmadığı tartışılabilir ama var olan koşullarımı lehime kullanmak ya da hakkımda olumlu düşünmek zorundayım. Biz niye para kazanmak için bu kadar enerji sarf ediyoruz? Hani kazandıklarımızı birileriyle paylaşacak isek, muhtaçlara dağıtacak, açları doyuracak, çıplakları giydirecek, sosyal yardımlar yapacak isek hep daha fazlası için uğraşalım, yoksa sadece kendi hayatımızı devam ettireceksek bu hırs, savurganlık ve açgözlülük niye diye düşündüm. Düşündüm çünkü öyle olması gerekiyordu, hayır bir daha düşünmeliydim; gardrobumun kapısını açtığımda üstüme saldıran pantolon (50 tane), etek (hiç giyilmemiş üç tane), ceket, bluz (penyeler sayısız ve her renkte), hırkalar (25 vardır), çekmecemi açtığımda hepsi fırlayıp sağa sola atlayan sayısız çoraplarım, iç çamaşırlarım, tam üç çekmece dolusu geceliğim (en altlarda kalanları hatırlamadım bile) vs. bunlar yüzünden düşünmeliydim. Ben hep bunları satınalmak için mi çalışmış, beynimin hücrelerini hiç acımadan tek tek öldürmüştüm, havasız ortamlarda iki büklüm (fizyonomimi perişan eden) pozisyonlarda omurgamı zedelemiştim, sayısız kahve içmiş, yemekleri atlamıştım. Hayatı tam anlamıyla yaşamamıştım. Üç beş çaput için buna değer mi ki, 2 pantolon 5 tişört niye yetmedi ya da 3 kazak bir mont. Yetmeliydi, yettirmeliydim. Bunu anladım 40 ıncı yaşıma park manevraları yaptığım bu günlerde. Siz siz olun asla son sürat gitmeyin arada bir yerde frene basıp bir düşünün, gelecek planlarınızın üstünden geçip yenileyin, güncelleyin, tartın, muhasebesini yapıp öyle yola devam edin. Nefsinizin kontrolu elinizde olsun, önce çevrenizi, ait olduğunuz toplumun ortalama yaşamını düşünün ve bu insanlara ihanet etmeyin, onlar gibi olun, farklı olmak elbet güzeldir, haz verir ancak bırakın marjinalliğiniz beyninizden gelsin, beyninizden doğsun ve topluma aksın.
İşte Ben bunları keşfetmiş olmanın mutluluğuyla giriyorum yaşamın bu evresine. Hem de büyük bir mutluluk ve huzurla. Çok basit belki ama sanırım... sanırım... sanırım herşey çok güzel olacak. Çok çok daha güzel. Babamın dediği gibi “bu kafayla 40 yaşımda olsam” ve ben ikisini aynı anda yakaladım dostlar. Bu kafayla hazırım 40 yaşa.
4 nisan 2007 /ZS
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder