Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








2 Eylül 2021 Perşembe

Yaşama Umut Katan Melekler (*) - (2 eylül 2021)

 (*) Başlık çok sevgili Yarımca’lı arkadaşım Bahar Yavuz Tunç’a aittir, kendisi de yaşayan bir melektir, bana göre tanıdığım en mükemmel amatör fotoğraf sanatçısı ve ressamdır.

Gelelim asıl meseleye.

Olay 5 Temmuz gecesi saat 22.00 sıralarında bizim sokakta arabaların tekerlekleri arasında şuursuzca gezinen minicik bir yavru kediyle başladı. Öyle otururken görüş alanımıza giren bu ufacık yavru kedi birkaç tehlike atlatıp ağlama miyavlamasına başlayınca daha fazla dayanamayıp sokağa indim. Park etmiş minibüsün altına kaçıp sinmiş yavrucak; malesef öyle ortada kalmıştı ve ağlıyordu, belliki biri getirmiş bırakmış onu oraya. Zor bela çıkarttım onu minibüsünaltından ve aldım apartmana soktum, girişteki kadife puf’un üstüne yerleştirdim, o kadar küçük ki puftan aşağıya inemiyor, yanına su ve mama bıraktım, mamalar ve kaplar da yan komşumdandı. Artık sabaha kadar ölmez nasılsa diyerek apartmandakilere de not yazarak hayvanı güvene aldım. Gece sabaha kadar her uyandığımda çıkıp kontrol ettim sakin, sessiz ve de hapis halde orada duruyordu ve sonunda sabah oldu.

Bu kez ufaklığın ailesini arama işi hasıl oldu, önce aldım bunu, eve çıkarttım balkona yerleştirdim sonra da hemen yakınımdaki parktaki kedi evlerini turladım, parkın müdavimi kedi severleri aradım, yağmur olduğundan ortada yoklardı ama onlarca yavruya gereken bakım yapılmıştı. Eve döndüm bizim ufaklığı sarıp sarmalayıp parktaki en güvenli ve şık kedi evine bıraktım; Allah’a emanet dedim, doğanın gidişatına daha fazla müdahale etmeyi istemedim. İki ay oldu umarım hayattadır, hiç aklımdan çıkmadı.

Burası gerçek hikayemin ilk bölümü.

Geçtiğimiz hafta dışarı çıktım on metre yürüdüm yürümedim yan binanın bahçe duvarının üstünde bir telefon duruyor. Civarda da kimse yok, telefonu aldım evirdim çevirdim açamadım. Cihaz iphone. Biri telefon eder nasılsa açar konuşurum sahibine ulaşırım derken şarjının olup olmadığı aklıma geldi, ben beklerken ya şarjı biterse telefonu hayatta açamam diye düşünüp evimize en yakın telefoncuya gittim. Hemen şarja taktı aleti, sağını solunu kurcaladı, ben iphone kullanmadığım için fazla bir şey anlamıyorum, kullanıcı olarak berbatım, dükkan sahibi esnaf arkadaş “Ablacım biz böyle kaç telefonu sahibine ulaştırdık bu dursun burada nasılsa biri arar ben gerekeni yaparım” dedi. Benden telefon numaramı da istedi, biz böyle gevezelik ederken telefon çaldı, ekranda ANNEANNEM yazısı belirdi, “oh be çok şükür” deyip telefonu açtık ve hanımefendiye olayı aktardık. Sonrası malum, iki saat sonra telefonun sahibi genç kızımız gelmiş, teslim almış, dükkandan da beni arayıp teşekkür etti, çok üzülmüş belli ama çok da sevinmiş, kıkır kıkır ses tonuyla bızdık üslubu ile birazcık sohbet ettik, kapattık. Oysa ben uzun boylu yeşil gözlü biri çıkar diye ummuştum, gerçi ekrandaki ANNEANNEM yazısında rüyam sona ermişti ama olsun, yapacak bir şey yok.

Sıkılmaya başladınız muhakkak ama asıl macera şimdi başlıyor, benim yazılarımın finali muhteşem olur bilirsiniz, uyanıklık edip son paragrafa hiç atlamayın bozuşuruz. Uzun zamandır yazmıyorum, baldan tatlı edebiyatımı özlemiş olduğunuzu düşünüyorum!

İkinci kısmı da bitirdik, ben günümüzde epeyce pahalı olan iphone telefonu genç hanımefendiye ulaştırmanın keyfini yaşarken mutluluğum 24 saat bile sürmedi, yakın gözlüğümü kaybettim. Hatta o kadar kızdım ki bu olaya “güya iyilik yaptık ödülü bu mu olmalı? Reva mı? Kahpe felek” gibilerinden çok söylendim. Yine Yarımca’lı muhteşem arkadaşım bana bu konuda güzel bir telkinde bulundu, telkinin güzelliğini bir hafta sonra anladım.

Şimdi durun bakalım ne oldu?

Üçüncü kısıma geçiyoruz.

Dün akşam (1 eylül) saat 18.00 sularında marketten alışveriş yaptım, paketleri de sırt çantama tıkıştırıp en üste de cüzdanımı koyup fermuarını çektim. 100 - 200 metre yürüdüm ki birden aldıklarım teker teker yere dökülmeye başladı. Hemen durdum baktım ki en üstteki cüzdan zaten çoktan düşmüş.

Eyvah!

Hatta haydaaaaa….

Fermuar nasılsa açılmış ilk cüzdan düşmüş sonra da sallandıkça benim paketler pıtır pıtır dökülmeye başlamış, döke saça gidiyorum, ortamda zaten sürekli gürültü var, düşenin sesi de gelmiyor, motorlar arabalar ve insanlar, ses hiç duyulmuyor… sokaklarımız caddelerimiz inşaat alanı yürümek çok güç sürekli kaldırım değiştiriyor ya da bazen ana caddenin ortasından ilerlemek zorunda kalıyoruz. Ben cüzdansızlığın kurşununu yemiş sendeliyorken geri dönüyorum, yerlere kaldırımlara yolun ortasına tramvay hattına bakınıyorum. Bankların altına, ağaç diplerine tek tek bakıp markete kadar geri dönüyorum. Markette de yok, girip soruyorum olmadığını bile bile. Yok işte… Sağolsun Bahariye Caddesi’nin pek değerli esnafı yardımcı oluyor, hakları ödenmez. Çok da uzatmıyorum, hayatta daha ne üzücü şeyler var, bunlara pabuç bırakacak değilim elbet. Canımı sıkan kimlik ve ehliyet, onlar epeyce sorun ama ne yapalım halledeceğiz diye kendimce hemen olayı yumuşatmaya çalışıyorum ve bunu da başarıyorum… Üzülmek hiçbir şeye çözüm olamaz, gerekeni yapmak lazım.

Eve dönüyorum, sırasıyla bankaları arıyorum, kartları iptal ettiriyorum. Bu işlemler yarım saatimi alıyor, zihnen çok yoruluyorum. Kimlik için başvuracağım; gerekli evrakları buluyorum internetten, benim BEN olduğumu ispatlayacak tek belge olan pasaportumu çıkartıyorum, bakıyorum şükürler olsun vatandaşlık numaram mevcut, onbeş yıldır işlem görmediğinden hatırlamıyorum TC numaramın olduğunu, görünce çok mutlu oluyorum. Biyometrik fotoğraf gerek, Cumaya randevu alacağım ama fotoğrafım hazır olur mu garantilemeliyim. Hemen bizim sokağın başındaki stüdyoya gitmeye karar veriyorum. Hem biraz da hava alacağım zira çok sıkıldım.

Sona yaklaşıyoruz hadi sabır.

Evden çıktım, önüme bakarak ağır ağır ilerliyorum, annem de tatlı istedi dönüşte de onu alacağım. Yerlere baka baka rampayı çıkıyorum, üzerimde yırtık bluz ve etek var, resmen don-gömlek sokaktayım. Önemsemiyorum; Kadıköy’de kadınlar üstsüz gezdiği için benim durumum hiç de cazip değil, kimse takmaz ve bakmaz nasılsa diye rahat ama düşünceli ilerliyorum. Tam ışıklara geleceğim yanıma Yemek Sepeti’nin pembe motokuryesi yaklaşıyor o pembe-sklamen motoruyla. Kocaman parlak zeytin gözleri olan inanılmaz güzel suratlı güleryüzlü cin gibi bir genç eleman. Dişler bembeyaz sırıtıyor. Abla diyor bakıyorum. Abla senin adın Zeynep mi diye soruyor, Evet diyorum. Sen cüzdanını düşürdün değil mi diye sorulara devam ediyor ben de Evet diyorum, gülmeye başlıyor genç. Ben senin cüzdanını yerde gördüm, aldım baktım etrafa ama senden düştüğünü anlamadım sağa sola baktım sonra cüzdanı açtım kusura bakma karıştırdım biraz, ehliyetindeki resmi gördüm anladım sen olduğunu ama kafamı kaldırdım sen yok olmuştun! Burada açıklama yapayım Benim marketten aldıklarım dökülmeye başlayınca ve cüzdanın kaybolduğunu fark edince aniden ters istikamete dönüp hızlıca yürüyerek aramaya koyulmuştum, eleman ne yapsın! Devam ediyor anlatmaya güzel adam. “Kartlarının bankalarını aradım bana iletişim bilgilerini vermediler, yalvardım yine de vermediler”, “siz arayıp söyleyin” dedim. “Abla aradılar mı seni? “ diye soruyor, ben de “hayır vallahi henüz arayan olmadı” diye yanıtlıyorum. “Hayatta bunu karakola götürmem ben bulacağım sahibini diye ahdettim abla, işim çıktı Kızıltoprak’a gittim döndüm yine buraya bakınıyorum” demez mi? “Yalnız seni böyle bulacağımı da hiç düşünmüyordum inanamıyorum” diye de devam ediyor… O sırada telefonu çalıyor, “dur kapat arayacağım ben seni” diyor, sonra bana dönüp arayan sözlüm deyip görüntülü arıyor kızı, telefonu bana çevirip “bak buldum sahibini” diye kıza beni gösteriyor, ben de hemen maskemi çıkartıp kıza gülümsüyor selam veriyorum, telefonu kapatıyoruz. Cüzdanı açıyorum, paralarım kartlarım hepsi duruyor, fazla para taşımam neyse ki bütün 100TL var, hemen çıkartıp 100TL yi uzatıyorum, “Aman abla olmaz” diyor, Ben “yahu al yavrum git sözlünle bir şeyler ye iç ya da kendine bir yemek ziyafeti çek ya da götür eve kardeşine annene falan ver” diyorum. O sırada 2 kurye daha geliyorlar yanımıza. Onlara da beni gösteriyor ağzı kulaklarında, o kadar memnun ki cüzdanı bana ulaştırdığına, o kadar şaşkın ki şıp diye beni bulduğuna. Ben zaten hafiften kanatlarımı kıpırdatmaya başlamıştım zevkten, sırtım kaşınmakta henüz kanatlanmasam da mutluluktan uçuyorum adeta. Cüzdandan değil mutluluğum, böyle gençlerin varlığından duyduğum huzur ve memnuniyet asıl sebep. Ayrılırken diyorum ki çocuklara:

NAMUSLU OLMAK ÇOK GÜZEL BİR ŞEY ÇOCUKLAR, DÜRÜSTLÜK VE NAMUSUNUZ İÇİN CANINIZI VERİN VAZGEÇMEYİN. BİR DE ŞU MOTORLARI DİKKATLİ KULLANIN BAŞINIZA KAZA GELMESİN BİZİ ÜZMEYİN.

Bin kere teşekkürler sana da eleman bin kere diyorum.

Yeniden yürümeye başlıyorum, kafam sünger gibi olmuş, zamanı geriye sarıyorum, bu noktaya yavru kediden geldiğimi saptıyorum, Sliding Doors diye bir film izlemiştim yıllar önce aklıma nedense o film geliyor  (1998 – Gwyneth Paltrow), benzeştiriyorum. Yürürken burnumun kenarından sular damlıyor burnumu çekiyorum, maskem ıslanmış bakıyorum gözyaşlarım akmış, toparlanıyorum; hem gülüyor hem ağlıyorum…

Kedi mi? Bana göre o yaşıyor, mesajlar o yönde… Hadi ona isim koyalım, ne olsun?

SARMAN… kedilere sarman denir.  

Gözlüğüm ise kayıp, çıkmadı bir yerlerden şimdi doktora gidecek ve yenisini alacağım zevkle… o da birinin kısmeti ne yapalım!

İyilik bulaşıcıdır, umarım gerçek hikayemden size de bulaşır… benden size, motorcudan yemek sepeti müşterilerine, tüm bunlardan bütün dünyaya… Bu insanlar yaşama umut katan melekler. Daha fazla olmalıyız, olmalılar. Dünyanın en kolay işi “İYİ OLMAK”, hadi bakalım.

Not: Fotoğraflardaki küçük dostumuz SARMAN’dır.




 

11 Temmuz 2021 Pazar

özür diliyorum (11 temmuz 2021)

 

Hepinizden özür diliyorum, hoyratça dallarını eğip bükdüğüm muşmula ağaçları, henüz çiçekken tomurcuklarınızı kopartıp yediğim ayvalar, kızarmanızı beklemeden tükettiğim kirazlar ve işin en acısı sapan taşı yerine koyduğum ham zeytinler… hepinizden tek tek özür diliyor ve af istiyorum. Dallarında sallandığım dutlar, sonbaharda sopa fırlatarak döktüğüm cevizler, yaban gülleri ve böğürtlenler… size sahip çıkamadığım neslinizi kurutanlara bir şey yapamadığım için özür diliyorum.

Ve Ben yüzyılların oluşturduğu bu güzelim toprakları koruyamadığım için dünyadan özür diliyorum.

Geçtiğimiz haftanın son günü, arabama atladık babamla ve eskiden E5 diye tabir edilen yoldan Yarımca’ya gittim. E5 ten gittim çünkü o yolu son haliyle görmeliydim. Yola çıktık ama İstanbul’dan çıkmamız bir saat sürdü. Kadıköy, Göztepe, Bostancı, Küçükyalı, Maltepe, Kartal, Gülsuyu, Pendik ilerliyoruz ağır ağır ama korkunç bir trafik içindeyiz. Sağa bakıyoruz sola bakıyoruz yüzlerce bina içinde hapsolmuşuz. Ne tepeler görünüyor ne de eskiden buraları süsleyen bostanlar, hiçbiri yok, hepsinin yerinde 25, 30, 40 katlı yamru yumru, helezonik, leş gibi binalar doldurmuş. Bir den dikkatimi çekiyor MALAZLAR Kibrit Fabrikası, tarihi kalıntı gibi öyle terk edilmiş beliriveriyor solumuzda. Şaşırıyoruz. Pendik’e ulaşana kadar sadece tabelalardan tanıyabiliyoruz coğrafyayı, ağzımız açık sürekli şaşkınlık nidaları ile yol alıyoruz. Sonra Tuzla beliriyor levhalarda, 2 yıl yaşadığımız Tuzla, sebze bahçelerinden alışveriş yaptığımız denizinde en güzel günleri geçirdiğimiz köftenin doktoralı ustalarında her hafta sonu ziyafet çektiğimiz Tuzla pat diye görünmeden gidiveriyor yanımızdan. Hala anlayamadık mı? Anladık da kondurmuyoruz. Bayramoğlu Çayırova hattında ben biraz sakinleşiyorum. E5’in kuzeyinde bomboş alanlar var, eskiden askeri bölge sınırlarında olan bu bölgeyi böyle görmenin huzurunu hissetmişken pat diye Gebze yığıntısı çıkıyor karşımıza ve o zehirli topraklara; Dilovası’na varıyoruz. İşte ben bu noktada başladım özür dilemeye doğadan. Gebze’nin Çavuş üzümünden kocaman yarma şeftalilerinden diledim ilk özürümü. Dilovası sınırlarında Osman Gazi Köprüsü tabelaları gözümüze çarpıyor yanlış yola girmemek için yavaşlayınca kabus daha da büyüyor, sağda solda taşlaşmaya yok oluşa tam göbeğinden tanıklık ediyoruz, köprü bağlantı yolu bahanesiyle dazlaşmış yerlerin çirkinliğini görüyoruz, içimiz acıyor, nefret hakim oluyor soluğumuza

Yola devam, üzülsek de ölsek de devam ediyoruz tabii ve birden körfez köprüsü beliriyor sağımızda, son derece çirkin çünkü oradan başlayan ve İzmit’e kadar devam eden liman ve antrepoların ürkütücü manzaraları peş peşe sıralanmaya başlıyor ve maalesef gözümüzü acıtıyor. Bütün dünya burada toplanmış sanki ve dünyadaki tüm limanlar buraya inşa edilmiş, yapılmış tüm gemiler buraya yığılmış. İnsanlara yaşam alanı kalmamış, bu keşmekeşin içine mahkum edilmişler. Şanslı kesim dağ tarafına kaçmış olsa da görüntü berbat. Toz gürültü pislik! Hiçbir ağaç ya da çiçek kapatamıyor bu rezilliği, nefes alamıyorsunuz adeta… Derler ya ANLATILMAZ YAŞANIR, gerçekten anlatamıyorum, sözcükler yetmiyor, karşılık veremiyor hissettiklerime.

Derken o güzelim Hereke’ye ulaşıyoruz, efsane Hereke… Ne halısı ne dokuması kaldı Hereke’nin… Ne balığı, ne atölyeleri. Düşünebiliyor musunuz kendini OSMANLI mirasçısı gören zihniyetin Osmanlı eserlerini dinamitlemesini. İlk dokuma fabrikasını açan Osmanlı burada tümüyle silinmiş. İnşaatlardan burası da büyük ölçüde nasibini almışsa da esas rezilliğin merkezine artık sonunda ulaşıyoruz. PETKİM’in her yanına yayıldığı ve son derece güzel yapılarla donattığı Yarımca. Efsane belediyecilikle 1970’li yıllarda bütün ülkece tanınan ve o meşhur kirazları dünya literatüründe geçen Yarımca. İşte yazımın bu anında anlatma yeteneğimi kaybettiğimi düşünüyorum zira yazamıyorum ifade edemiyorum. Bombardımandan çıkmış bir şehrin bile bir anlamı bir imajı vardır. Burada o bile yok. Birbiriyle alakası olmayan saçma sapan projelerle üretilmiş rüküş ve zevksiz binalar ki nedense bunların hiçbiri arsalarına sığmamışlar (!)  ve aralarda kalmış eski binalar; çürük diş kanserli doku gibi, tümüyle boş simsiyah ve harap öylece duruyorlar. O özür dilediğim ağaçların tek bir tanesi bile kalmamış kıtır kıtır kesilmişler ve bu heyulalar buralara inşa edilmiş. Numunelik bir tane dahi bırakılmamış. Yıllarca oturduğum evimi bulamadım, aralardan dolanıp ortalığı kolaçan etmeye kalktım ve görebildiğim tek şey kafamı kaldırınca baktığım gökyüzü oldu. Mahallem yağmalanmış heryeri deşilmiş parçalanmış, ters yüz olmuş. İlkokulum börek fabrikası yapılmıştı genişletilmiş yollara taşmış, yeni yapılan lise binası sağa sola değiyor, geçecek yer yok. Ben çocukken greyder ile açılan yol (Mehmet Akif Ersoy Caddesi demişler) oluşan trafiği taşıyamıyor, bu caddenin kuzey tarafındaki mahalleler üzerine sanki başka bir mahalle inşa edilmiş gibi altında kalmışlar betonun… Aynı anda zamanın iki boyutundasınız da gözleriniz bir türlü seçemiyor ortamı, apışıp kalıyorsunuz. Nefes alacak geçitler arıyorsunuz bu sıkışmışlıkta. Film gibi. Filmden öte kabus gibi, cehennem gibi. Daha fazla dayanamıyorum ve üzüntüyle evimize dönüyoruz babamla. Babam da ben de şaşkın ve yıkılmışız. 81 km.lik yolculuktaki tanıklıklarımız muhtemelen ülke genelinde de olan şeyler. İki yıldır bizi eve hapsedenler dışarıda feci şeyler yapmışlar, izinsiz aldıkları yetkilerle ülkeyi har vurup harman savurmuşlar, bir şey bırakmamışlar… bizi kapatıp bu ahlaksızlığı yapmışlar. Zaten yıllardır onaylamadığımız vahşi inşaat süreçlerinde son noktaya gelinmediği aşikar ama ülke elden gitmiş bunu kabul etmek gerek. Sanırım bu rezil süreçten fazlasıyla etkilenmesi Yarımca’nın turizm bölgesi olmaması, turizm bölgelerinde çok azıcık daha dikkatliler… ya da çok iyi paravan perde çekip gözden kaçırabiliyorlar ama Yarımca’da rahat rahat yapabilmişler istediklerini. Bu insanlık suçu bana göre. Soykırım hatta. Yargılayacak erk yok, hesap soracak güç yok, cezalandıracak kudret nerede? YAZIK!

NOT: Yarımca’yı 40 yıldır görmüyor değilim, son ziyaretim 3 yıl öncedir. Gerçi o zaman da rezillik gözlerime batmıştı ama şimdi bitmiş herşey.