Sabah 7.00. Uyandım. Son haberlere göre İstanbul’un en sıcak iki günü içindeymişiz. Henüz hissetmiyorum, daha bir şey belli değil. Balkona çıktım, kollarımı demire yaslayıp panjurların altından işe gitmek üzere yola çıkmış birkaç kişiye baktım. Aklıma eski günler geldi, saat 6.30 da evden çıktığım ve o gün belki de 35 dereceye, İstanbul’un öldürücü nemiyle tırmanacak yaz sıcağının olduğu günlerde, servisimi beklemek üzere dışarı adım attığımda tadına vardığım “erkenin” güzelliği, havanın kokusu ve lezzeti; ne mükemmeldi - tekrar anımsadım. İş tempomu katlanır kılan işte bu tip anlık güzelliklerdi. Kaç kişi yaz günlerinin serin sabahlarını böyle yaşama şansına sahiptir ki? Bilmem, hiç bilmem.
Kafamı çevirdim, arkamızdaki apartmanın giriş katlarını süsleyen asmaya diktim gözlerimi. Bahçemizin muhtelif yerlerinde vardı bu üzümden. Karadeniz Bölgesinin keskin kokulu küçük siyah üzümü diğer adıyla Ça-Uzeni. Öyle arsız ve yılışıktır ki; yeri göğü sarmak için iki yıl dahi bekleyemez. Genç yaprakları ile süslediği sayısız kolu ile camlara, demirlere, bahçe duvarlarına yayılmıştır. Karalahananın itibar görmediği yaz aylarında Allah, “alın bununla yapın sarmanızı” diye yaratmıştır sanki onu. Öylece baktım yeni tazecik yapraklarına uzun uzun.
Bu üzümün yaprağı düz olur, çınar yaprağı gibi değildir, tornadan çıkmış gibi düz, yırtıksız ve deliksiz. Birden feci tahrik oldum, elimde makas bir de küçük torba bahçeye fırladım. En güzellerini seçerek bir dolu yaprağı kopardım. Kararlıydım, bugün üşenmeyecek etli yaprak sarma yapacaktım. Hem bütün oturanlar sürekli üzümden bu şekilde yararlanıyorlardı, sıra bana da gelmişti.
Elimde yapraklar şöyle bir göğe kaldırdım kafamı, bugün İstanbul’un en sıcak iki gününden biriydi tekrar hatırladım. Güneş öğleden sonraları bizim mutfağa dönerdi yüzünü ve evimizin en sıcak yeri olurdu. İçimden bu iş için epey yorulacağım duygusu geçti ama tekrar baktıktan sonra yukarıya göz kırptım. Artık hazırdım.
Eve döndüğümde elimdekileri kimse görmedi, babam mutfakta, annem balkonda, kardeşim de pencere önünde etrafı seyrediyordu. Torbayı buzdolabına attım. Elimde sarma yapacak diğer malzemeler yoktu henüz. Daha sonra temin edecektim.
Kahvaltı, gazete ve ardından sabah kahvesinden sonra çıkabildim dışarıya. Hava sıcak mı sıcak ama güneşe rağmen bir sinsi rüzgar hakim ortalığa. Gökyüzüne bir daha bakarak girdim sebze reyonuna. Bu yaprak sarmasının metres'i, yanına atılan üç beş kabak dolmasıdır. Aklıma geldi hemen ve aldım unutmadan. Diğer malzemelerimi de aldıktan sonra eve döndüm, herşeyi buzdolabına koydum. Başka işlerim vardı acilen halledilecek, bu iş daha sonraya kalacaktı.
Saat 15.00 gibi mutfağa geçebildim. Yapraklar az haşlandı, kabaklar oyuldu, dolma içi hazırlandı, pencerenin önündeki masaya herşey yerleştirilip sarmaya başlandı tarafımdan. İşte o an sanki bir klimanın önünde işimi görüyormuşcasına beni serinleten mis gibi bir rüzgar, cayır cayır yanan mutfağın penceresinden süzülmeye başladı. Mesajım yerini bulmuştu, anladım. Yapraklara tekrar baktım, elime alıp evirip çevirdim. Aslında yaprak sarmasını (dolmasını) pek sevmem, hele zeytinyağlısı ile aram hiç hoş değildir, etlisine daha razı gelirim. Bazıları için de tutkudur, ilk sırada gelir nedense. Her neyse, Karayel de seviyor ki herhalde, pılıtısını pırtısını toplayıp acilen gelmiş İstanbul’a ve benim çalışma saatime yetişmiş, olanca gücüyle bana yardımcı. Onca işi bir çırpıda yapabildim sayesinde.
Tenceremi ocağa koyup etrafı topladıktan sonra Karayelle vedalaştık. Ben pencereden son kez göğe baktım ve başımı salladım.
Bugün İstanbul’un en sıcak iki gününde biri idi. Gerçekten öyle miydi? Bilmem. Bildiğim basit ama yürekli bir işi rahatlıkla yapabilmiş olmak ve mutluluktu. Yaşamın temeli yemektir. Her sosyal eylemin bir kenarında mutlaka yemek olayı vardır. Yaşam budur, gerisi hikayedir. Diğer tüm güzellikler karnımızın tok olduğu noktada başlar. Tüm mücadelemiz, savaşlarımız, uğraşlarımız ve tartışmalarımız ise açlığımızdandır.
Az önce tekrar baktım göğe, göz kırptım... bu kez batmakta olan güneşe...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder