Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








29 Şubat 2012 Çarşamba

Okyanusta sinek olmak... (14 şubat 2009)

Yıllardır dil döker dururum, anlatabildiğim kadarıyla sonuna dek açıklamaya çabalarım, olanaklar ölçüsünde kendi yaşamımda da uygulamaya çalışırım. Daha temiz bir dünya, daha sağlıklı bir yaşam, daha güzel ve müdahalesiz bir doğal yaşam için. Kaynakların kullanımında son derece cimri davranır, tek damla su boşa harcanmasın diye debelenir, apartman sakinlerinin kapılarını çalar, evlerinden gelen su sesinin hesabını sorar, bozuk tesisatlarının tamiri için uyarırım. Yemekte arkadaşlarımın tabaklarına müdahale eder, yemeyecekleri, çöpe gönderecekleri, sadece açgözlülükleri nedeniyle tabaklarına doldurdukları yığınla şey için onlara kızar, bir güzel de azarlarım. Misafir geleceği zaman gereksiz ve sürüyle hazırlık yapan annem de bundan payını alır, kadıncağız benim yüzümden mutfağında özgür yaşamını sürdüremez.  Yenmeyen, artan yiyecekler temiz temiz ayrıştırılıp güzelce paketlenir tarafımdan ve sokağımızın kenarındaki bahçe teline güzelce asılır. Sokak toplayıcıları bunları alırlar ve ben pencereden bakarken paketleri açıp afiyetle yerler. Bayat ekmek diye bir tabir bizim yaşamımızdan çıkmıştır, ekmeği taze-bayat diye faşistçe ayırmaz, eşit muamele ederiz.

Doğal ve katkısız yaşamı tercih edenlere imrenirim, onların gayretlerini takdir eder içimden alkış tutarım. Körü körüne kendilerini zehirlemekten kaçmanın yolunu buldukları ve bunu paylaşarak ellerinden geldiğince insanlığı bilinçlendirme uğraşlarına saygı duyarım. Bu bağlamda çevreye ve doğaya duyarlı birey olmanın hazzını yaşar ve mutlu da olurum.

Her ne kadar kaçmaya çalışsak da bir şekilde evimize giren naylon poşetleri defalarca kullanabilmek konusunda olağanüstü çabam vardır. Marketlere alışverişe giderken yanımda götürür, aldıklarımı yanımda taşıdığım bu tek torbaya sığdırmayı beceririm. Hatta kasada benim halimi görüp şaşıran insanlara durumu anlatınca aldığım olumlu tepkiler sonucu pek çok keyiflenirim. Kaçamam - naylon poşet kullanırım.

Ne güzel değil mi? Güzel... güzel...

Bu benim, bu konuyu son kez yazılı dile getirişimdir. Belki kalan ömrüm boyunca sözlü olarak daha çok dil dökecek ve davranışlarımla örnek olacağım ama son kez yazıyorum. Çünkü okyanusta sinek olmaktan ve gülünç olduğumu farkına varmaktan rahatsızım. Konu tek boyuta indirgendiğinde herkes bir kahraman ama çok boyutlu düşünüldüğünde tamamen mantık dışına taşıyor ve sonuçta esas gerçek; pek ACI.

Baktım ve anladım ki komik oluyorum.

Sağlıklı yaşamın yolu beslenmeden geçiyor. Doğal, katkısız, kimyasallardan arınmış, ilkel yöntemlerle yetiştirilmiş, uzmanlarınca önerilen yiyeceklerle beslenmek. Bu iş bir şekilde halledilebiliyor, olayın ticareti de revaçta olunca, bazı dayatmaların ve şartlanmaların yardımıyla bu yolu tercih edebiliyoruz. Olumlu bir dayatma ve şartlanma bu, yanlış anlaşılmasın. Peki bu doğal olduğu belirtilen besin maddelerinin tohumdan ürüne geçirdiği süreçte, yetiştiği toprak, sulandığı su, üstüne yağan yağmur, soluduğu hava anlamında ne kadar doğal olduğunu bilmiyoruz. Eskilerin dediği gibi ehveni şer bir durumun üstüne binmiş doludizgin gidiyoruz. Komik oluyoruz.

Balık yiyelim diye kafa kırıyoruz. Hangi balık peki bu? Hangi temiz denizden çıkmış balık yiyoruz? Böyle bir balık yok ne yazık ki? Denizlerimiz; cıva, kurşun, bakır, sülfür, kadmiyum türü kimyasal atıklarla zehir çukurlarına dönmüşken biz balık mı yiyoruz. Sadece komik oluyoruz.

Teknolojiyi seviyoruz, cep telefonlarından, bilgisayarlardan, hergün yenisi çıkan ve her seferinde olağanüstü gelişen elektronik cihazlara bayılıyoruz. İPod.lar, LCD tv.ler, bilmem kaçıncı kuşak cep telefonu teknolojisi, kayıt cihazları, yol bulucular... binlerce ürün, binlerce cihaz. Gerekli gereksiz bakmadan sürekli bunları satın almaya çabalayan bir tüketici grubu. Bayılıyoruz ve bunlardan vazgeçmek aklımıza dahi gelmiyor. Böyle bir konu gündeme geldiğinde maazallah savaş bile çıkar. Peki bize o çok masum görünen bilgisayarlarımız ve iletişim teknolojisi, kablosuz bağlantı metodolojileri için gerekli donanımın yarattığı büyük pislik ve sağlığımıza etkileri. Hiç aklımıza gelmiyor. Sadece soba yakıp, teflon kullanmayarak konuyu hallediyor ve gülünç oluyoruz. Yüksek frekans haberleşmenin ve bunun gereği manyetik alanların ve dahi radyasyonun bize zararı yok. Öyle kabul ediyoruz. En fazla iki yılda çöpe yolladığımız, çöpe yollamaya zorunlu kaldığımız elektronik cihazlarımızdan çıkan zehirli kimyasalların (en basitinden pillerin!!!!) toprağa, sulara, yağmur bulutlarına karışması ve hepsinin zehir olarak doğaya tamamen karışmalarını fark edemiyoruz. Ellerimizle yoğurduğumuz ve fırınımızda pişirdiğimiz ekmek bizi tatmin ediyor ama asıl büyük tehlike için bir şey yapmıyoruz. İşte ekmek-fırın boyutunda dolanarak komik oluyoruz. Zaten bu konuda bir şey yapmaya da gücümüz yetmez.

Süsü pek seviyoruz. Evlerimiz ahşap aksamdan tamamen kurtarılmış, polipropilen bileşiklerinin hakimiyetine terk edilmiş halde. Kurşunlu plastik boyalar, PVC doğramalar ve yer döşemeleri, ısıya dayanıklı (ne demekse) plastik mutfak eşyaları, sentetik tekstil ürünleri, kıyamet gibi içindeyiz ve hep birlikte yaşıyoruz. Peki bunlar sağlıklı mı? Hayır değil, bunlara sadece TEMİZ deniyor o kadar.

Örneklerimi sayfalar dolusu çoğaltabilirim. Ama çoğalttıkça da komik olduğumu anlayıp iyice rahatsız olurum. Anlarım ki okyanusta sineğim ve sonsuzluğa uçmak için hayal kurarım.

Bu konuyu aşağıdaki kısa örnekle sonlandırıyorum.

Denizin ortasına bırakılmış bir dünya insanız. Kimi yüzme biliyor kimi ise hiç bilmiyor. Yüzme bilmeyenler hemen ölecek, en fazla üç dakika dayanabilirler. Yüzme bilenler ise en fazla iki gün yaşayacaklar ya da belki dört, su üstünde kalsalar bile 10 derecelik deniz suyu sıcaklığı yüzünden en sonunda onlar da ölecekler. Çünkü denize düşüldü bir kere, ne yapsan boş. İkiyüz yıl öncesine dönemedikten sonra, ne ekersen ek, ne yersen ye ama teslim olma, yine de ölene kadar yüzmeye devam!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder