Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








12 Şubat 2012 Pazar

Ocak günleri... (24 ocak 2008)

Her geçen gün biraz daha üzülüyorum ülkemde. Babam ya da ciddi kuşak farkım olan tüm büyüklerimden dinlediklerimi çoğu kez ben anlatır oldum mevzime. Önceleri sadece kendi kuruntum sandığım çoğu şeyi de farklı kesim ve kimselerden duymaya başlayınca kuruntu değil gerçek olduğu izlenimine kapıldım. Üzülüyorum dostlar, sevineceklerim varken, tam seviniyor mutlu olabiliyorken, hislerim kursağımda kalıyor ve ne yazık ki çoook üzülüyorum.

Yaşamlar çok değişti. En önemlisi de iş yaşamları çok çok değişti. Böylesine değişme denmez, çünkü değişim olumlu da algılanabilir, esasında yaşanan büyük bir yozlaşma. Ortalıkta mantar gibi türemiş, irili ufaklı firma var. Ne olduğunu, ne iş yaptıklarını anlamadığım dolu dolu firma. Buralarda bıcır bıcır birşeyler yapılıyor, beş kuruş yararı olduğunu düşünmediğim gereksiz yüzlerce ürünün tedariğini ve satışını yöneten firmalar. Kimin malını kime satarlar, üretime ve istihdama faydası var mıdır, yoksa ekonomik gücümüze keskin bıçak mıdırlar? Bilinmezler. Bir de büyükler var.

Büyük grupların iştiraki olan kurumsallığı garanti görülen şirketler. İçeride süreçlerin oturduğuna inandığınız, hatanın az yapıldığını, yapılsa bile kolayca fark edilerek önlemlerin zamanında alındığını düşündüğünüz ve en önemlisi profesyoneller tarafından yönetildiğine emin olduğunuz yerler var. Kaliteli, iyi eğitimli çalışanlar, sahiplenmenin en üst düzeyde olduğu, firmasının gıyabında ülkesine hizmet ettiğini sandığınız, düşlediğiniz çalışanlar. Duyarlı, çalışkan, herşeyin para olmadığı fikrini de taşıyan, işine güvenen, sahiplenen, yaptıklarını sınayan çalışanlar.

Bu büyükler öyle büyük ki, nasıl binaların bodrumlarında fareler cirit atarlar, orası onların yurtlarıdır ve üst katlarda yaşayanlar habersizdir onlardan, bu şirketlerde de yurtlanmış, maaşını almaya devam eden, katkısız, duyarsız, atıl insanlar barınır. Hani iki yılda bir merdivenlerde farenin birine rastlanınca korkudan çıldıran birinin feryadıyla ilaçlama firmalarına haber verilir de bu zavallı farelerden temizlenirsiniz ya, işte bu şirketlerde de birgün bazı şeyleri didiklediğinizde karşılaştığınız sonuçlar sizi temizliğe zorunlu kılar. İlaç firmaları da o Amerikanca isimleri olan danışmanlık şirketleridir. Sizi didikler ve temizler. Temizlik de çözüm olmaz çoğu kereler zira ortalık parazit doludur.

Çağın gerekleri, insan psikolojisinde yarattığı tahribat, ahlaki bozunma öylesine hızlı yayılma olanaklarına sahip ki, temizlik ertesi günün sabahına geçersiz hale gelir, yeni boşlukları dolduranların onda dokuzu yine böyle birileridir işte.

Mikro düzeyde yaşanan bu verimsiz, faydaya dönüşmesi mümkün olmayan devinimlere tanık oldukça bu ülke nasıl büyüyecek, nasıl yükselecek, nasıl güçlenecek diye hayıflanırsınız. Buraya nereden mi geldim? Bu düşünceleri kafamda uçuşturan neydi? Şöyle:

Uzun bir aradan sonra çalışmaya başladım. Benden bir hafta sonra da aynı uzun arayı vermiş bir arkadaşım bambaşka bir firmada çalışmaya başladı (yabancı kökenli biryerin Türkiye ofisi). Ardından bir diğeri daha. Bu arkadaşlarımla yeni işimizden konuşurken ortak paydada yukarıda anlattıklarımın olduğunu gördük. Daha önce geldiğimiz yerlerin de farklı olmadığını bildiğimizden vardığımız sonuç aynı oldu. Bu ülkede birileri çalışıyor! - güya çalışıyor! - görünürde çalışıyor! – oysa kendini ve çevresindekileri başarıyla kandırıyor. Ortada bir iş, bir sonuç yok. Tıpkı son 5 yılda alınan 200milyar dolar ve üstüne üstlük satılan onca kamu işletmesi varken, hala ülkede anlamlı, ciddi bir yatırımın olmaması gibi. İşsizlik çığ gibi, öte yandan karınca gibi çalışan bir dolu da eleman. Her iki tarafta da sonuç yok. Her yapılan bir yıl sonra çöpe gidiyor. Tıpkı heryıl sökülüp yenisi yapılan kaldırım taşları gibi. Karar için yeterli çalışmayı ve çözümlemeleri yapmamışlar, kaç yetimin boğazını besleyecek dünya parayı eksi hanelere yazdıktan sonra sil baştan edip herşeye yine, yenibaştan hem de hiç ders almadan sıfırdan başlayabiliyor. Tıpkı hiç gereği yokken sürekli cep telefonunu yenileyen gençlerimiz gibi. Böyle yuvarlanıp gidiyoruz ve bu devinimde rol alan insanlar sadece nasılsa bu ay da maaşımı aldım mantığı ile hiç sesini çıkartmıyor. Odasından çıkarken ışıkları söndürmeyen, çalıştığı yerde tasarruf etmeyi enayilik gören, tabağındaki yemekleri didikleyip bırakan ama evinde bu konulara son derece duyarlı o insanlar, evde, işte, ofiste, imalathanede, heryerde. Göz göre göre yeni oluşumları baltalayan, alay eden ama öneri getirmeyen, bir terslik olduğunu görse dahi sesini çıkartmayan, soruları yanıtlamayan, istediğini vermeyen, sen söyledikçe zeytinyağ gibi üste çıkan, sürü gibi çalışan insanlar. Sokakta 14 milyon olup gezen işsizler, sokaktan zerre kadar korkmayan ve çalıştıkları yerde gezinip duran damaltında işsizler.

Her geçen gün biraz daha üzülüyorum ülkemde, gençler adına, çocuklar adına üzülüyorum, aramızda dolaşan, ülkemizi sevmeyen gizli vatan hainlerinin içinde yaşamak zorunda kalışıma, istemeyerek olsa da onlara hizmet ettiğime üzülüyorum. Üzülüyorum dostlar çok üzülüyorum.

ZS-24 ocak 2008
(Uğur MUMCU’yu 15.kez ölümüyle hatırlıyor ve 15 yıldır üzülüyoruz, Ocak ayında aramızdan zorla alınıp götürülen yazar ve gazetecilerimize dualarımızı yolluyoruz)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder