Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








12 Şubat 2012 Pazar

Bu sabah erken kalktım. (1 mayıs 2008)

Son haftalarda saat 03.25 gibi uyanıyorum nedense, buna aslında uyanmak değil hortlamak demek daha doğru.

1999 Ağustos’unda da böyle hortladığım bir gece pencereden bakarken, 60 saniyelik depreme yakalanmıştım. Sevmiyorum böyle yerli-yersiz uyanmaları. Sonunda mutlaka bir sevimsizlik oluveriyor.

Bakalım bu defa ne depremine yakalanacağız. Talihsiz ve mutsuz bir olayı çekecek hiç halim yok.

Bir hoşnutsuzluk var çözemediğim.  Yorgunum son zamanlarda, belki de ondandır.

Günün ağarmasını sıkıntıdan patlayarak bekledim ve gözlerim nesneleri seçer gibi olduğu vakit hemen dikildim.

Ne yapacaktım? Bir önceki günden hiç de farklı olmayan şeyi. Önce banyoya gidecek yüzümü gözümü yıkayıp mutfağa koşacağım. Hemen suyumu ısıtıp nescafe’mi hazırlayacak ve sabah bu saatlerde yapmayı en çok sevdiğim şeyi yapacağım. Gazete okuyacağım.

Çevirdim sayfaları ve iğrendim, hep aynı şeyleri okumaktan içimin bulandığını fark ettim. Merak ediyorum; bazı konulara kilitleniyor bizim gazeteler günlerce bitmek bilmiyor. Kilitlenilen ve ilgimi çeken tek konu; son haftada hangi ormanların katliam izinlerinin çıktığı ya da hangi dünya mirasının idam fermanının yayımlandığı türden. Onlar da beni fazlasıyla üzüyor. Vazgeçtim gazeteden, fırlattım attım masanın üstüne. Artık üzülmek istemiyorum.

Odama gittim. Dolabımı açtım. Sanki herşey üstüme yıkıldı, dolaptaki kalabalığın resmen altında kaldım. Herşeyimi atmalıydım, seyreltmeliydim, hepsinden bunaldım kafamı sola çevirdim ki....

Kütüphanem...

Tavana kadar içi kitaplarla dolu kütüphanem. Yerinden kımıldaması mümkün değil, camlar sıkışıklıktan öyle zordalar ki; her an patlayıp hepsi ezecek gibi beni. Bunca kitap niye benim odamda işgal kuvvetleri gibi duruyor, bense esir bir asker. Bu kitapların hemen icabına bakılmalı, insan bir okuduğunu bir daha okur mu? Ortalıkta yığınlarla yenisi dururken bu kitaplar benim odamda niye nadasta. Manyaklaştığımı düşündüm KARAR verdim : Hepsi gidecek bunların. Bir köşeye sıkışmışım yahu bunların yüzünden.

Saat 7.00 ı geçti, giyinsem mi acaba? İyi de işe gitmeme daha bir saat var.

Salona geçtim, ev mis gibi tertemiz. Yeni boyandı duvarlar, iki üç köşe süslendi, aksesuarlarla bezendi. Güzellik salon tarafında biraz yüzümü değiştirdi. Gün ışığı yan camdan ziyaretine başlamıştı ki; gözüme bir yansıma çarptı. Resim çerçevesinden gelen bir yansımaydı bu ve başımı sola çevirdim. Pembe çiçeklerden ve yeşil yapraklardan çelenk formunda mineli bir resim çerçevesi. İçinde ise benim bir resmim. Anneannemin resminin yanına koyulmuş. Demek annem yeni hevesle yatak bazalarında sakladığı aksesuarlarını ortaya çıkartmış. Bana layık görmüş bu şık ve zarif çerçeveyi. Yüzüm biraz daha güldü.

Gün güzelleşiyor....

İyi de Anne’m! Niye koydun o resmi çerçeveye.

Dört yıl önceki ve bana hiç benzemeyen çok renkli halim. Güzel elbet ama o ben değilim ki. Daha yenilerden birlikte seçmeliyiz belki de.

Anladım, resimdeki renkler duvarlara uygundu... Sen buna dikkat edersin. Hoşuma gitti yine de. Dört yıl önce, kızının daha güzel halini çiçeklerle taçlandırmak mıydı yaptığın. Teşekkür ederim.

Güne başlamalı, bir öncekinden farkı olmayan, geleceklerden de tek farkı olmayacak yeni güne başlamalı. Banyoya tekrar koştum, kendimi duşa attım. Sabahları bu keyif de olmasa hayat hiç çekilmez dedim kendi kendime.

Giyindim ve kapıdan çıktım. Yarın sabahı beklemek üzere... yaşamda değişmeyen herşey adına umutla beklemek değil mi yaptığımız. Umut insanıyız.

1 mayıs 2008 - zs


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder