Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








29 Şubat 2012 Çarşamba

Sıfır Adet (16 ocak 2009)

Seksenli yılların sonundayız ve daha çok da doksanlar diyelim. Bazı şeyler yeni yeni yaşamımıza girmeye, etkilerini yeni yeni göstermeye başlıyor. Toplumumuzun o güne kadar uzağında kaldığı ve belki de hiç bilmediği şeylerle yüzleşiyoruz. Büyük değişimin ilk aşamaları; özünde zehirli, tadında ise ballı ballı sarıyor neslimizi.

O yılların yeni mezunlarıyız ve iş bulmak o günlerde de mucize olmasına rağmen umutluyuz. Türkiye’de üniversitelere elinde kitapla ya da gazete ile girilmediği yıllarda okumuş, liseli gibi gayet inek bir şekilde derslerimizi başarıyla tamamlamış, tamamen kendimiz için meslek sahibi olmuş ve aklımız Amerika’da yüksek lisans yapmak modasına takılı kalarak ve biraz da bu olanağı yaratamamış olmanın kompleksi ile hayatın ortasına savrulmuşuz. Devir Turgut Özal devri. Ülkede yokların VAR olduğu, ithal malların DAĞ olduğu, renkli, süslü, şatafatlı yaşamların GERÇEK olduğu sanal bir dönemdeyiz. Bir masal ülke olup lüks ve tüketimin uyuşturucu gibi bağımlılık yaptığı ve o temiz toplumu zehirlenmeye başladığı yıllarda, yeni, yepyeni GENÇ neslin bir ferdiyiz.

Erkeklerimiz kol düğmeleri ile yeni tanışmış, bıyıklarından kurtulmuş, saçlar bir numara kesilmiş, zımbalı ve bağcıklı ayakkabıları, kara güneş gözlükleri ile parfüm kokuyorlar. Akşamları barlarda ya da özellikle zamanı sarkıtılmış toplantılarda ahkam kesiyor, on kelimeden dördünü İngilizce kullanarak söylevler veriyorlar. Yeni yeni türemeye başlayan kredi kartlarını gururla cüzdanlarında taşıyorlar.

Kadınlarımız şık ceket ve yirmibeş santimlik etekleri ile salınıyor, mutlaka Lancome makyaj malzemeleri kullanıyorlar, tamamen mat koyu bordo rujlar ve daima fönlü saçları ile Mavi Ay dizisindeki Maggie ya da Working Girl filmindeki Melanie Griffith versiyonları olarak iş dünyasında kendini kanıtlamaya çabalıyor. O sıralar en önemli hedef; Borsa filmindeki gibi mavi gömlekli bankacı kılıklı bir koca bulmak, henüz yeni yeni teşekkül etmeye başlamış korumalı, duvarlı ve havuzlu sitelerden birinde oturmak, bu şehir derebeyliklerinde bir modern şatoda Türkiye gerçeklerinden uzakta mutlu ve Avrupai yaşamak.

Yeni tatlar giriyor mutfağımıza, yemek kültürümüz alt üst oluyor. Somon yemeyen vatan haini, soya sosu ve köri ile barışık olmayan kırolukla suçlanır hale geliyor. Rakı içmek magandalık olup Bloody Marry ya da Sex on The Beach  tipi kokteyller tercih ediliyor. Yuppi sözcüğü dillerde, anlattığım tarz, moda ve yeni kültürel değişimimiz beş harfli bu sözcükle özetleniyor.

Yaz mevsiminde mutlaka Bodrum’da ve birazımız da Akdeniz’de; tatil köyü kavramı ise ilk kez lügatımıza girmiş büyük meraklarla ve bütün paramızla gittiğimiz yerler olarak yüreğimizi çekiyor. Kültür turları pek bilinmiyor, Karadeniz Yaylalarına gidilmemiş, Güneydoğu ise hiç mi hiç akla getirilmiyor. Kapadokya sadece bitli turistlerin gittiği, öyle kayalık bir yer. Yat gezileri ve mavi turlar çok zenginlerin özentisi, Bardakçı Koyu first lady’miz Semranımın tercihi, Marmaris-Armutalan ise eski generalin emeklilikten sonra yerleştiği yer olarak biliniyor. Ama yavaş yavaş sinsice giriyor yaşamımıza, birkaç yıl içinde hepimizin tadına baktığı geçici hayatlar haline geliyor. Öyle veya böyle hepsi güzel, hepsi muhteşem, hepsi harika. Nerede benzin kuyrukları, nerede serçe parmağı kadar muz yeme zorunluluğu, nerede depozitolu gazoz şişeleri, pis çadır kampları, nerede. Artık hiçbiri yok, hepsinden kurtulduk, oluk gibi akan para sayesinde zengin olduk.

Yalnız bazı şeyler satır aralarında sürekli dile getirilip dikkatler çekilmeye çalışılıyor. Dış borcumuz katlanıyor, enflasyon denen şey; paradan para kazanma tekniği haline gelip esas itibariyle ceplerimizi yiyip bitiriyor. Dolarla yatıp kalkıyor paramızı iki yabancı para ile saklamaya çalışıyoruz. Eriyip bitiyoruz, kendi ekseninde dönen bir yürüme bandının üzerinde son sürat koşuyor ama hiç ilerlemiyoruz. Çok enerji tüketmişiz, yorgunuz ama bir adım dahi ilerleyememişiz. Krizler patlıyor, bir gecede tüm varlığımız sıfıra iniyor ama yine de suskun ve tepkisiziz. Çünkü bilmiyoruz. Tepki göstermeyi, karşı duruş sergilemeyi bilmiyoruz. Reddi, isyanı HAYIR’ı ise hiç duymamışız. Böyle sümsük, böyle rüyada, böyle yuppi’yiz.

O yılların model çocukları, o yılların şekillendirdiği paket-ısmarlama gençler. Biz bunlardık. Bu nesilden günümüze gelen fazla bir şey olmadı. Olamazdı da. Biz bugün Türkiye’nin sosyal ve siyasi yaşamında etkin olamıyorsak bunun nedeni yaldızlı ve yeni olarak sunulan o zavallı yaşamın piyonları olmamızdandır. Biz tartışmadık, düşünmedik, akıl yürütüp çözümlemelerle meşgul etmedik beynimizi. Biz okumadık, fikir sahibi olamadık. Bizim tek yaptığımız ekonomi ilminin klişelerini papağan gibi ezberlemek ve sağda solda konuşup ukalalık etmek, faizden, bonodan ve sonraki yıllarda borsadan kazandıklarımızla övünmek, memleketin satılan temel değerleri için alkış tutmak, her yapılandan cebimize gelecek menfaati hesaplamak oldu. Biz sadece cemaatleşmeyi bildik, bu yapılanma ile de çıkar kollamayı ve kendi kazanımlarımızı garantilemeyi tercih ettik.

Biz bu vatanın evlatları olamadık, başka milletlerin oyuncakları olduk. Biz dedelerimize ihanet ettik onların yüzünü kızarttık. Biz fena aldatıldık. Ve en acısı biz çok ucuzduk ve çok da kolay satıldık. Bu ülke için kanını, terini dökenlerin verdiği görevi yerine getiremedik.

Çok acıdır, çok çok acıdır bu ancak; bu ülkenin 38 ile 48 yaş arasındaki nüfusu sıfırdır. Kocaman bir sıfır... Siz o sayılanlara ve açıklanan resmi rakamlara bakmayın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder