Son zamanlarda kendimle hesaplaşıyorum. Bu hesaplaşmada çok aykırı ya da hatalı şeyler bulamıyorum. Esas itibariyle herşey gayet düzgün gelişmiş, süreç doğru işlemiş, mevcut koşullarımızın elverdiği olanakları en iyi şekilde değerlendirmiş ve iyi kötü işe yarar insanlar haline gelmişiz. Çoğul kullanıyorum zira bu konuda yalnız olmadığımı düşünüyorum, benim gibi pek çok insan var, buna eminim. Hırsız değiliz, namussuz değiliz, şerefsiz değiliz, harama el uzatmış değiliz.
İstanbul’da doğmama rağmen Anadolu kasabasında başlayan çocukluğum, orta halli bir ilkokuldaki ilk tahsilim, çalışkan öğrenciliğim, devlet lisesinden mezuniyetim, bir devlet lisesi çıkışlı için üniversite sınavlarında %1.lik dilime girerek kazanılan okulum ve zamanının en iyi fakültelerinden birinden 21 yaşında mezuniyetim. Öğrencilik yaşamımın paralelinde sanatla uğraşmam, meraklarım, hobilerim, okuduğum sayısız kitap, 13-15 yaşlarımdan beri, ulusumun ve yurdumun sorunları karşısındaki hassasiyetim, duyarlı oluşum, bireysel sorumlulukları farkındalığım, vatanım ve milletim için namuslu, dürüst, faydalı, görevlerinin bilincindeki birey olarak anlamlı dik duruşum.
Trafik kurallarına uymam, suyu iktisatlı kullanmam, çevreyi kirletecek davranışlardan kaçınmam, bir sineğin dahi canına kıyamamam, başkalarının sırtına basarak yükselme hedefleri belirlememiş olmam... yemeyeceğim şeyi tabağıma almamam, tek lokma ekmeği dahi çöpe atmamam... sadeliğin ve dürüstlüğün kazığını yedikçe saldırganlaşmama rağmen kimseye hakaret etmemiş, zarar vermemiş, ipini çekmemiş olmam... arkamdan gelenlere yer açmam, çığ gibi büyüyen genç neslin geleceği için kaygılanmam, açlık ve sefaletin ülkenin siyasi modeli haline getirilmesine tahammülsüzlüğüm, saçımın açık oluşu kısa kollu giyimim, Atatürk hayranlığım, cumhuriyetçiliğim, sıradan yurttaş kimliğimin olması gereken yansımaları. Bunlar olması gerekenler, sıradan şeyler, hiçbiri bir erdem değil.
Uzun bir hesap çıkartırken saydıklarım benzer kuşağın sahip olduklarından pek de farklı değil. Hepimizin esasen aynıyız, bazılarımızın üstü başı biraz daha kirlenmiş olabilir. Ancak durum bu. Mesleğim var, tam 17 yıl ekmeğimi kazandığım - deneyimim var, tam şimdi paylaşabileceğim, cömertçe aktarabileceğim – yüreğim var insanlara saygıyı sevgiyi aşılayabileceğim.
Ama ben ne mi yapıyorum. Ben şu an bu gizil güçleri içinde barındıran bir organizma halinde yaşamımı sürdürüyorum, bu yurdun okumuş, eğitimli, aydın kesiminin bir ferdi olan ben, ne yazık ki hiçbir şey yapmıyorum hatta en basitinden gidiyor ve babamın; emekli olan babamın sosyal güvenlik sisteminden yararlanmak için devletime başvuruyorum. Midemin bulandığı bir şekilden ibaret olan ticarileştirilmiş sağlık sistemlerini red ediyor (ki zaten başka seçeneğim de yok) devletimin sağlık güvencesinden bedavasından faydalanmanın yolunu çiziyorum. Emekli babamın sağlık güvencesine dahil olup tek bir karşılığını vermeden hizmet alma derdine düşmüş bir kemirgene dönüşüyorum.
Sistemin beni hapsettiği sosyal grubun içinde elim kolum bağlı kımıldamadan duruyorum, azınlıkta kalmanın hezeyanından kendimi kurtaramıyor, kederden ölüyorum. Vicdanımı rahatlatacak bireysel eylemlerim olsa bile kimseye yararı olmadığını bilerek üzüntü duyuyorum. Çalışmadığım için vergi vermiyor ama bu devletin olanaklarını kullanıyorum, çalışmıyor, hazır yiyorum bir rantiye gibi yaşamak zorunda bırakılmışlığın acısından vicdan azabı duyuyorum. 99 yıllığına yaşamı kiralayıp keyfini çıkartmak varken, bu fırsatları değerlendirmek mümkünken, red etmiş olmanın ödülünü işte böyle - bir avuç yumuşak kil gibi, balçık gibi, köşeye atılmış patlak top gibi alıyorum. İşin şakası neredeyse her gün şans oyunu oynayıp konacak talih kuşunun kanatlarını gözlüyorum; belki bir vakıf kurmak belki sosyal paylaşımlara daha rahat girebilmek için (bu da işin şakası olsun)... veeeeeeeeeee...
Ben ve benim gibi bir dolu insan, bir dolu Türkiye vatandaşı, bu memleketin evladı. Oturduğumuz yerde kederlenirken diyebilir miyiz? Bence deriz: Türkiye bizi artık hak etmiyor.
1 ekim 2007
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder