Merhaba

Yaşadıkça birikti, yaşadıkça birikti, doldu, taştı. Ben de tüm bunları yazdım. Bu sefer de yazdıklarım birikti, doldu, taştı. Taştıkça paylaşmayı çare gördüm. Benim çarem okuyuculara dert olur mu bilmem ama yıllardır yazılanların hepsi burada. Biraz siyasi, biraz felsefi, biraz da insani. Bir hayli de Zeynep'ten.


Afiyet olsun








12 Mayıs 2011 Perşembe

Bugün 2 Eylül... (2.9.2007)

Bugün benim için çok özel bir gün. Yıllar önce henüz 22 yaşında üniversiteden mezun olalı sadece bir yıl olmuş ve süreci iş arayarak geçirmiş genç bir mühendis olarak ilk işime başladığım gün. O yıl hava bugün ki gibi kapalı değildi aksine sıcaktan ortalık yanıyordu. Neyse bu yıl da çöl iklimine teslim olmuş İstanbul’un rahat bir nefes aldığı çok özel bir gün. Bu rahat nefesi ben de aldım. Serin serin esen rüzgar, balkonda içtiğim sabah kahvesinin ardından üzerimdeki efkarı sokağa çıkarak dağıtmam gerektiğini bana zerk etti.

Bugün benim için özel bir gün ya işte bu sebeple yazı şeklim biraz değişecek, imla kurallarına uymayacağım ve argo kullanacağım bilginiz olsun, sizden isteğim; okurken sesimi duymaya çalışın, sanki kulağınıza gelsin yazdıklarım; tanıyanlar için bu kolay olabilir ama tanımayanlar için de bir hayal olsun ne diyeyim.

Efendim Pazar günü olmasına rağmen saat 7.00 da başladı günüm, hem zaten ne önemi var ki Pazar’ın benim için, çalışırken nefret ederdim şimdi ise farkına bile varmıyorum, yarabbim çok şükür! Sonrasında kahvaltı, kahve vs. efkar derken uzun zamandır devam ettiğim kursa gitmek üzere evden fırladım. Kursa fazla takılacak halim olmadı yalak şapalak vaziyeti kurtardıktan sonra kendimi de kurtardım ve çıktım. Dönüş yolum Kadıköy üzerinden, eh hava da serin mis gibi, rüzgar içime ferahlık katıyor biraz dolaşmakta ne sakınca olabilir ki? Ama ne hacet, Kadıköy’ü polisler basmış, bilmem ne toplantısı varmış ve bu meydan mimli ya yine doluşmuş bizimkiler. Aman bir Galatasaray’dakiler bir de bunlar, yani hem biz bıktık hem de onlar. İşin komiği hepsi de tanıdık oldu ha, geçerken selamlaşmak boynumuzun borcu, ne yapsın zavallılar, öyle yetiştiler öyle şartlandılar, ekmek parasında işte garibanlar.

Neyse baktım polis koridoru ile uğraşacak hiç halim yok, daldım çarşıya. Mezeciler, aktarlar, ilerideki cafeler, butikler, kırtasiyeler, eskiciler derken epey vakit geçti. Dönerken bir de baktım ki av mevsimi sona erdiğinden balık tezgahlarında bayram var, balıkçılarda da kuyruk. Amanın o da ne, helva gibi sardalyeler tezgahta, yanında henüz kıraçalığı üzerinden atamamış, kartların şehvetini kabartan 15.lik taze istavritler. Aman kim tutar beni hemen sardalye, istavrit kokteyli yaptırdım yılların balıkçısı (balıkçımız) Marmara’ya. Elimde koca paket evin yolunu tuttum ama evde kimse yok ki? Bir tek babam var. Elimde torbayı gördü gözlerinde 1939’larin bayram çocukları neşesi parıldadı. Paketi ona teslim ettim ben doğru duşa. 10 dakika sonra babam 1,5 kilo balığı pırıl pırıl ayıklamış yıkamıştı.

Efkarlıyız bugün dedim babama, yıllar geçmiş senin emekliliğinden benimse ilk günümden beri. Ne anlamışız ne elde etmişiz bilmiyoruz, balık yiyip intihar edeceğiz çare yok. Ben tepsiye asker gibi dizdim fırına attım balıkları ardından patlattım mis gibi bol soğanlı maydanozlu, sirkeli çobanı. Balıklar cızır cızır çıktı yarım saat sonra ve babamla gömüldük bugün rakıya, şaraba, balığa. Öf be bugün yediğim sardalye şahtı, 40 yıla damgasını vurdu, babam istavritleri tercih etti (biz istavriti ızgara da yaparız pek de öneririz, gayet başarılıdır) ve patlayana kadar yedik.

Ben balığı dışarıda yemeği hiç sevmem; zira dışarıda yenen balık benim ölçü ve ölçütlerime hiç uymaz. Birkere bir oturuşta 500-600 gr balığı afiyetle yerim, yerken ellerimi kullanırım, soğumasına da asla izin vermem, ateş gibiyken yemeğe başlamam gerekir. Salata ise bir çanak dolusu olacak öyle aşure kasesinde sofraya gelmiş salata dişimin kavuğuna girmez, çanak olacak ve çukur olacak, düz kayık tabakta salata ahmak işidir, kenarından dokunur dokunur şöyle çatala dolayıp alamazsınız. Hem aslında ekmeğin kabuğuna kaşık formu verip elle salataya dalmak ve ekmekle lokmaya çevirip, zeytinyağını emmiş koca parçayı ağıza atmak en önemli detaydır, bir de bol soğan olacak, kırmızı soğan ayrıca dilimlenip tabağınızın kenarına konacak! Maydanozlar vazodaki çiçekler gibi sofranızı şenlendirecek bol bol arada yiyeceksiniz. Balık işte böyle yenir o gün üstüne bir daha da lokma yemek yenmez, ertesi sabah kahvaltı beklenir. İşte biz böyleyiz bu serinliğine hasret kaldığımız sonbaharın en özel gününde balık sezonunu karnavalla açtık. Ağzı sulananlar siz de buyurun bir gün soframıza...

Unutmadan belirteyim üstüne benim yaptığım muhteşem orta şekerli Türk Kahvesini içmeden geçmiyoruz (esasında balığın üzerine kahve az biraz şekerli olmalı kimya kuralları gereği!). Ben şimdi gidiyorum kahveleri yapmaya babam ise beni bekliyor balkonda... kimbilir ki  önümüzde böyle kaç şenlik daha var ?

2 eylül 2007 / ZS

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder