Üniversiteden mezun olup yeni çalışmaya başladığım yıllarda okuduğum bir kitaptan söz etmek istiyorum. Bitkilerin Gizli Yaşamı. Bu kitap bitkiler üzerinde yapılmış sayısız deney, araştırma ve gözlemden ibaret olup okurken birçok kereler tüylerimin ürpermesine neden olacak konuları içermekteydi. Hatta ünlü yazar Gothe’nin bitkiler üzerine binlerce deney yapmış bir botanikçi olduğunu da bu kitaptan öğrenmiştim. İşte o zamandan beri benim bitkilere olan yakınlığım birçok hayvanseverin hayvanlarla olan ilişkilerinden daha kuvvetlidir. Açıkçası hayvanları da çok sevmeme rağmen bitkilere bakışım nedense daha farklı. Sanırım onların daha ikinci planda kalması, canlarına çok daha rahat kıyılabilmesi, solup kurulamalarına aldırmazlık beni bu ezilen, zayıf kalan sınıfa biraz daha sempati ile yaklaşmama neden oluyor. Düşünün şimdi küresel ısınma nedeniyle önce susuz bıraktıklarımız bitkiler oldu, oysa onların da bir canı var öyle değil mi? Kaderim bu ne yapayım hep azınlıkta olanın, güçsüz olanın, az olanın tarafında yer aldım. Bazen isteyerek bazen de tamamen iradem dışı. Hem siz başka canlı biliyor musunuz ki buram buram misler gibi koku yayan, işte bu muhteşem kokular esasında bitkilerin yok sandığımız dilleridir, bize anlattıkları işte bu kokuların dansıyladır.
İşin ilginç yanı, insanlarla beraber üzülen hatta ağlayan bu bitki cinsinin bazıları var ki o sert kaba saba görüntülerine rağmen dönemsel olarak şahane çiçekleri nasıl açıyor, anlaşılır gibi değil. Bunun en güzel örneklerini kaktüsler familyasında görebilirsiniz. Kocaman kocaman, koyu kırmızı, pembe, sarı, beyaz çiçekler açan kaktüsler bedenleri ve içlerinden getirdikleri arasındaki anlaşılmaz zıtlıkla bize şunu anlatıyor. Hiçbir nesne (canlı-cansız) dış görünüşüne göre değerlendirilmemeli, zamanı geldiğinde diken diken sert taş gibi bir kaktüsten, ellemeye dahi kıyamayacağınız güzellikte armağanlar alabiliyorsunuz. En sevdiğim çiçek sorusunda yanıtım hep Kaktüs olmuştur ve nedense bu bir şaka konusu olarak algılanmıştır. Ben hala bu şakayı anlayamıyorum.
Son günlerde evimde bir fesleğen var. Efendim bu fesleğen bitkisinin ilkini bunca deneyimime rağmen kuruttum, kurutabildim. Ne yaparsam yapayım bir türlü canlanmadı. Sonra gittim ikincisini aldım. Bir hafta geçmedi ki bu da biraz küskün takılmaya başladı bana. Eteklerim tutuştu hemen literatürü karıştırdım ve yapılması gerekenlere önce kendim ikna olduktan sonra uyguladım ve şu an fesleğenim az hasarla hastalığı atlattı. Çok şükür.
Bir de evimizin (oturduğumuz apartmanın) bahçesinde fazla büyümeyen bir cins olan palmiyeler var. Bu palmiyeler de dış görünüşleri itibariyle kaktüslere benzer, sert ve koyudurlar, hatta yaprağına kazara çarparsanız ucundaki iğne gibi sivri ve sert kısım etinize geçer ağrılı bir acı verir size. Bu bitkiler yaklaşık 22 yıldır bahçemizdeler, yeni filizler çıktıkça başka taraflara ekilmek yoluyla epeyce çoğaldılar. İşte bizim bu palmiyeler de yılın belli döneminde çiçek açarlar, ama ne çiçek. Bir kere kendi boyunun iki katı uzunluğunda kocaman bir sap üzerine sıklıkla dizilmiş her biri çay bardağından büyük bembeyaz çan şeklinde çiçeklerdir bunlar. Üzerilerinde damlalar olur hep. Bu yıl ilk defa yaza rastladı bu çiçek şöleni ve ne yazık ki sıcaklar nedeniyle de kısa sürmekte, susuzluktan üç beş günde kuruyup yok olmaktalar.
İşte bu gelin gibi beyazlara donanıp hızla çürüyüp gidiş beni bitkiler konusunda yazmaya itti nedense. Sabahları saat 6.30 da evden çıkmak zorunda kaldığım günlerde mis kokularının arasından yürüyerek güne gülen yüzle başlamama neden olan, akşamları güneş batarken kokularını bir kere daha salan çiçek dostlarımın ve bu sevgili bitki aleminin daha fazla özene mazhar olmasını istiyorum. Zira unutmayın ki, dallarını kopardığınız, çekiştirip asıldığınız ağaçlar acı çeker, kesmeniz İDAM, yakmanız CİNAYET olmaktadır. Unutmayın onların gözyaşları sizin geleceğinize akmaktadır. Bitkilerin hayatınıza kattığı rengi, mutluluğu ve ahengi hep yaşayın. Minicik bir “unutma beni” çiçeğinin büyüteç altındaki manzarası ile ömrünüzü uzatın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder